31 Temmuz 2019 Çarşamba

ACELE GENELLEMECİLİĞİN SEFALETİ ÜZERİNE

İnsan, "genelde" genellemecidir. "Toptancılığı" severiz. Etiketler  geçeriz. En zayıf yanımızdır. Aşil'in topuğudur bu ve hepimizde bulunur. Ancak,
kitlelerde bu bir yazgıdır, karakterdir, tutumdur ve tavırdır. Acele genellemeler sonucunda masum olan cani olur, cani olan masum olur. Melek şeytan olur, şeytan melek olur. 
İnsan neden genellemecidir? Neden düşünüp taşınmadan aceleyle genellemecilik yapar? Çünkü, kolaycılık, yaşama dürtüsü ve her türlü çıkar beklentisi buna zorlamaktadır. Genellemeler yapmazsa, genellemeci grubun ya da gücün yanında yer almazsa varlığını ve çıkarlarını devam ettiremeyeceği kaygısını taşır. 
"Hiçbir toplum ya da topluluk ne tamamen iyidir, ne de tamamen kötüdür." Çünkü, sonuçta bütün toplumlar ve topluluklar "insanlardan" oluşmaktadır. İnsanın da, organizma ve ruh olarak dünyanın bütün coğrafyalarında "çok büyük benzerlikler" gösterdiği, aynı türün bir üyesi olduğu herkesin kabul ettiği bir gerçektir. İnsanı üstün yapan, vicdanlı bir varlık olabilme kapasitesidir. Ayrımcılık, ötekileştirme, yalnızlaştırma, lanetleme hem insanın doğasına hem de ilahi yasalara aykırıdır. Böyle olduğu içindir ki, "insan hakları" kavramı son yüzyılların üzerinde uzlaşılan çok önemli bir değer olarak yükselmiştir. Mesela Anayasamızın onuncu maddesi "Herkes dil, din, ırk, renk, mezhep, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç ve benzeri nedenlerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir"  demektedir. Ama bu anlayış hiçbir toplumda genel kabul görmez.  Uygulama her zaman farklıdır ve ne eşitlik ne de adalet göreceli olarak bile özüne uygun olarak yaşama alanlarına yansımaz. İslamiyet son ilahi din olarak belirli bir ırka, coğrafyaya, topluma ve topluluğa hitap etmek yerine, bütün insanlara hitap eden bir din olarak gelmiştir. Ancak, İslamiyetin yaşandığı coğrafyalar (en azından günümüzde) ayrımcılık ve bölücülük konusunda büyük facialar yaşamaktadırlar. Mezhep, ırk veya başka nedenlerle insanlar birbirleriyle ölümüne mücadele etmektedirler. Bir anlamda bu coğrafyalarda yaşayanlar "acele genellemelerin köleleri" durumundadırlar. Çünkü, İslamiyet "akıl"a büyük önem verdiği halde, sanki akıl bu coğrafyalardan göç etmiş durumdadır.  Bilimsel yöntem araştırmayı, şüphelenmeyi, test etmeyi öngörür. Aklın ve vicdanın gereği de budur. Karşısındakilerin kimliği ve aidiyeti ne olursa olsun bir insan olduğunu ve bir hukuku olduğunu hiçbir zaman düşünmemek, tamamen kısıtlı düşüncelerin köleliğinden kaynaklanmaktadır. En büyük kölelik, düşünce köleliğidir. Zihinlere vurulan prangalar görünmezler. Myanmar'da Hinduların yaptığı veya Afrika'da çeşitli dinlerin ve milletlerin birbirine yaptığının, Bosna'da olanların Suriye'de olanlardan hiçbir farkı yoktur. Dinler, diller aynı da olsa, ayrı da olsa, "genellemecilik" ve "ötekileştirme" nükleer bomba gibi toplumları hızla yok oluşa sürüklemektedir. Ötekileştirmelerin olduğu coğrafyalarda bütün evlerin bacalarından acı, ızdırap ve hüzün yükselmektedir. Değişmez!

Gelişmiş toplumlar ve gelişmiş insanlarda "sorgulama" yeteneği de gelişmiş olduğu için genellemecilik çok da yaygın zararlara neden olmamaktadır. En azından "kamusal akıl" genellemeciliğin hasarlarının asgariye indirilmesi için aktif bir biçimde varlığını hissettirmektedir. 
Bu insanlığı kurtarmakta mıdır? Hayır!
Çünkü, entellektüellerde de genellemecilik vardır. Acele genelleme entellektüel kibrin büyük ayakbağı olarak kendini gösterir. Acele genelleme, dehanın bile kendini çarpıp parçalayabildiği bir kaya olabiliyor. Batılı entellektüeller için de "acele genelleme köleliği", öz değerlerini ve birikimlerini inkâr biçiminde yansıyabiliyor.  Çünkü, birçok kişisel ve kurumsal tutumda, olaylara ve olgulara bakış "Batı ve ötekiler" olarak kendini gösteriyor. Böyle olunca da, insanlığın "evrensel birikimlerinin en iyi temsil edildiği" Batı, insanlık için bir umut olmaktan çıkıyor. Amin Maalouf'un Çivisi Çıkmış Dünya isimli eseri bu konuyu oldukça güzel  ve ayrıntılı işlemektedir.

Peki "insanlık ailesi" ne zaman bir aile olduğunu hatırlayacak? Antik çağ düşünürlerinin dediği gibi Tanrı Güneşi, ayı, dünyayı ve bütün varlıkları yalnızca belirli bir ırk, din, dil, toplum ve topluluk için yaratmamıştır ki! Bütün bir insanlık için yaratmıştır ve yarattığı olanaklardan da hiç kimseyi yoksun bırakmamıştır. Bütün yoksunlukları ve kötülükleri üreten insandır. Dini, dili, ırkı, rengi, inanışı, coğrafyası fark etmiyor.

Einstein'a atfedilen "Önyargıları yıkmak, atomu parçalamaktan daha zordur" sözü ne kadar doğru. İnsanlar artık önyargılarının ve acele genellemelerinin sefil köleleri olarak yaşamaktadırlar ve bunun farkında bile değildirler.

Cemil Meriç, "Batı aklın, Doğu hikmetin (bilgeliğin) vatanıdır" demişti. Aslında bir zamanlar aklında mekanıydı Doğu. İnsanlığa çok değerli katkılar sunabilmişti. Bugünkü manzarada ne akıl görünüyor, ne vicdan, ne ahlak, ne hukuk, ne de hikmet... 

Kolayca "etiketleme sefaleti", insanlığın yıkımıdır. Acele genellemeler ve etiketlemeler bir kısım insanlar, gruplar ve topluluklar için kazançlı olabilir. Ancak, toplumlar, ülkeler ve insanlık için telafi edilemeyecek kayıplara neden olabilmektedir. 

23 Temmuz 2019 Salı

İNSAN UNUTUR!

Bir ara Heinrich Böll'ün Frankfurt Konferansları isimli çok eski basım bir kitabı elime geçti. Almanya'nın ve Almanların dramını anlatan; milletleri
yücelten ve çökerten durumları tutarlı bir biçimde ortaya koyan bir kitaptı bu. Almanya'nın Weimar Cumhuriyeti dağıldıktan sonra faşizme teslim olduğu 1933-1945 yılları için "Almanlar kültürleri zedelenmiş bir millet" betimlemesi yapıyor kitap. Almanlar ne yaptı ki, kültürleri zedelendi? Faşizmi iliklerine kadar yaşadılar, onlarca milyon insanın ölümüne neden oldular da ondan. "Zedelenmemiş ve hasar görmemiş kültür" yaşamdan yanadır. Cehalet ise ölümden yana... Almanlar bu dönemde otomata dönüştü; birşey tasavvur edemediler, düşünemediler. Yalnızca yukarıdan gelen emirlere teslim olan robotlara dönüştüler. Oysa, "birşey tasavvur edebilmek (hayal edebilmek, tanımlayabilmek, tasarlayabilmek), kültürlü olmanın en yüksek düzeyidir" diyor Böll. Haksız da sayılmaz.
Kitlesel yıkımlar ve acılar düşünceyi öldürür. Düşünce öldüğünde kültür ölür, insan ölür. Yıkımdır bu! 

Ve bu durumu Adorno çok yakıcı bir biçimde ifade ediyor: "Auschwitz'den sonra artık şiir yazılamaz." Daha da ileri gidiyor ve "Auschwitz'den sonra insan artık nefes alamaz, yiyemez, sevemez, okuyamaz" diyor. 
Auschwitz nedir peki? Nazi zulmünün zirve yaptığı toplama ve soykırım kampı. Şu anda Polonya'da bulunuyor. Soykırım müzesi olarak bütün dünyanın ziyaretine açık. Almanya'da yüksek lisans yaparken Polonyalı bir arkadaşımın daveti üzerine Auschwitz'i görme olanağı bulmuştum. Orada yaşananlar ve yaşatılanlar insanlığın en büyük ve unutulmaz utançları olarak tarihe kazındı. Weimar'ı ziyaret ettiğimde de ilginç bir anekdot anlatmışlardı. Savaş sonrası Almanya'yı işgal eden Amerikalıların bir subayı Weimarlı bir vatandaşa soruyor: "Burada bu kadar zulüm olurken neden hiç müdahale etmediniz." Vatandaş diyor ki, "Bizim bunlardan haberimiz yoktu...." Bunun üzerine Amerikalı subay, "Ben on bin kilometre uzaklıktan duydum da siz nasıl 60 kilometre uzaklıktaki bu kıyımı duymadınız?" 

Auschwitz'in kapısında ne yazıyordu? Şindler'in Listesi filmi gibi birçok filmde hafızalara kazınan o ünlü slogan: "Çalışmak, özgürleştirir. (Arbeit macht frei!)" O dönemin toplama kampı sorumluları insanları öldürerek özgürleştiriyorlardı! 
Peki gerçekten Auschwitz'den sonra "şiir yazılamadı" mı? İnsanlar "nefes alamadı" mı? Daha da ötesi "yiyip içemedi, nefes alamadı, okuyamadı" mı? Adorno haklıydı; bu öylesine bir acıydı ki, insanın bütün duygularını kilitliyor ve insanın "ne kadar kötü olabileceğini, kötülüğün zirvesini" gösteriyordu. 

Ama ne oldu?
Herkes unuttu Auschwitz'i. Çünkü, dünya kapitalizme ve gündelik zevklere yenik düştü. "Çalışmak özgürleştirir" zalimliğinin yerini "tüketim özgürleştirir" zalimliği aldı ve insanlar başkalarının acılarına karşı tüketim kültürü sayesinde duyarsızlaştı. Tüketim kültürü adeta insanlığı uyuşturdu. 
Oysa "İnsanı insan yapan onun dili, sevgisi ve de birbirlerine olan bağlılığıdır ve bu unsurlar insanı kendisiyle, başkalarıyla ve Tanrı'yla ilişkilendirir" diyordu Böll. İnsanın tarihsel dramı günümüzde o ünlü ifadeyle "post truth" bir drama dönüştü. Yaşamıyor, ama yaşıyor zannediyor. Düşünmüyor, ama düşünüyor zannediyor. Vicdansız, ama vicdanlı olduğunu zannediyor. İki yüzlü ve hatta çok yüzlü, ama son derece dürüst görünüyor. Son derece bencil, ama özverili ve empati düşkünü rolünü muazzam oynuyor. Kötülüğün en profesyonelini yapıyor, ama muazzam mazlum rolü oynuyor. Otomata dönüşmüş, ama beyin taşıdığına inanıyor. İnsanlığı terk edeli çok olmuş, ama insan rolünü mükemmel oynuyor. İnsanların arttığı, insanlığın gittikçe tükendiği çağı düşünebilenler iliklerine kadar yaşıyor. 

Beyaz Köpek Balığı Derili Takım Elbiseli Adam isimli romanda Kral Faruk ve Nasır dönemi Mısır'ı ve Ortadoğu'da yaşanan acılar yürek burkucu bir biçimde anlatılıyor. Limon Ağacı isimli roman ise gerçek olaylara dayanan sarsıcı bir Filistin dramıdır. Tarihe tanıklık ediyormuş gibi yaşıyor insanlar, ancak sinemada bir film seyreder gibi. Bütün gerçeklikler insanlar için artık bir film, kurgusal bir roman, popüler bir roman. "Tüketiyorum o halde varım" felsefesi her şeyi anlık tüketen insanları anlatıyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Ancak bunlar ötekiler için "anlık hayretler, anlık şaşırmacalar, anlık hüzünler, anlık empatiler, anlık insanlaşmalar vs..." 

Artık fikri sabit haline gelmiş kanaatim:
Yeryüzünde şaşıracak hiçbir şey yok aslında. Kadim kültürümüz bize ne öğretmişti? "İnsan nisyan ile malüldür." 
İnsan, unutur!
Ve yine kutsal kitabımız ne diyor?
"İnsan zalim ve cahildir."
Bütün dünya, bütün coğrafyalar üç aşağı beş yukarı benzeri yıkımları yaşar. Yaşayanlar, yaşadıklarıyla kalır. Ötekiler izler.
Ve hayat devam eder...


9 Temmuz 2019 Salı

Öğrenen İnsan

İlim ilim bilmektir, 
İlim kendin bilmektir.
Sen kendin bilmezsen,
Bu nice okumaktır? Yunus Emre

Bu aralar yalnızca "insan" ve "onun öyküsü" üzerine okuyor ve
kendimce düşünmeye çalışıyorum ve bunu yaparken insanlık tarihi boyunca da bu konularda düşünenlerden yararlanmaya çalışıyorum. Düşünmek, iyi iş. İnsanın ruhunu ve kalbini besliyor. 

İnsanın yaşam yolculuğunun gizemi hakkında yeterince düşünülmüş, konuşulmuş aslında. Bir önceki yazıda ve daha önceki bir yazıda bu düşüncelerden bazılarına değindim. Bu yazıda da biraz dağınık da olsa aynı yolda devam edeceğim. 
İnsanın doğru bilgiye ulaşması diye bir kesinlik var mıdır? Genelde her şey görecelilik üzerine kurulu gibi görünüyor. Çünkü, insanlık tarihi bunu gösteriyor. Bilginin kaynağı, farklı dönemlere ve toplumlara göre değişmekle birlikte vahiy, akıl ve deney gibi farklılıklar gösteriyor. İnsanlar bugüne kadar temel olarak genellikle bu kaynaklardan beslenerek kendi yaşamı için doğru olanı bulmaya çalışmış. Ancak, genel bir fotoğraf çekildiğinde nesnel bir bakışla bakarsanız aynı din, aynı ideoloji ve aynı düşünce sistemi içinde bile birliktelik yok. Doğrular ve yanlışlar hakkındaki tutum ve kanaatler ve hatta davranışlar inanılmaz farklılıklar gösteriyor; "aynılıkların içerisinde" muazzam düşmanlıkların ortaya çıkmasına neden oluyor. O halde bizim için iyi olanı, bizi geliştirecek olanı, bizi zihinsel ve duygusal zenginliğe götürecek olanı nasıl bulacağız?
Bugün bütün dinler, ideolojiler, sistemler "kendi üstünlükleri" hakkında tavizsiz. İnsanı mutlu edecek yol ve yöntemler konusunda  dinler ve ideolojiler ne diyor? İnsanın mutluluğu yer yüzünde mi, öbür dünyada mı? Dinlere göre ahirette, ideolojilere göre ise dünyada. Platona göre, bu dünya "gölgeler dünyası" ve gerçek dünyanın bir yansıması.

Fransız filozof Montaigne (1533-1592), akla ve deneye önem verirdi ve en büyük kaygısının "iç özgürlüğünü" korumak olduğunu söylerdi. İç özgürlüğü? Korkulardan, kaygılardan, beklentilerden bağımsız olmak mı? "Kendini tanıyarak ve öğrenerek" dünyanın bütün ihtişamına, sunduklarına ve tuzaklarına eyvallah etmemek mi?
"Benim yaptığım şey, bildiklerimi söylemek değil kendimi öğrenmektir. Başkasına değil, kendime ders veriyorum. Ama bunları başkalarına anlatmakla da kötü bir iş yapmıyorum. Bana yararı olan bir işin başkalarına da yararı olabilir." 
Kendini tanı. Çünkü sen Tanrı'nın muhatabısın. Akıl, bilinç ve yürek sahibisin. "Kendini olduğundan az göstermek alçak gönüllülük değil, aptallıktır. Kendine olduğundan az değer vermek, korkaklık ve pısırıklıktır. Kendini olduğundan fazla göstermek de çoğu kez kibirden değil, aptallıktandır."

Demek ki, değerini hiçleştirmek de değerini abartmak da akıl dışı ve hiçbir nesnelliği yok. Filozofların bütün işinin ve bu arada dinlerin temel kurgusunun insanın en ölümcül kaygısı ve endişesini, yani "ölümü" açıklamak olduğunu biliyoruz. Montaigne de, "felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir" diyor. Düşünerek, ölüm korkusunu yenmek, Steve Jobs'un dediği gibi bu eşsiz olayın son derece doğal olduğunu ; aslında olması gerekenin bu olduğunu içselleştirmek ancak "kendini öğrenenlerin" işidir. Çünkü, "ölüm, ölümü bekleyişten daha az acı verir." Kafka ne güzel demiş: "Ölümün olduğu bir dünyada hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." O halde?

*** İnsan, doğru olmasa da işine gelene inanır.***

Yaşamı cesaretle yaşamak ve tamamlamak gerekir. Seneca, "cesaret, tehlikeye doymaz" demiş. Hz. İsa 33 yaşında çarmıha gerildi. Büyük İskender 33 yaşında öldü. Tarihin bildiği ve kaydettiği birçok isim 50 yaşını göremeden yaşam yolculuğunu tamamladı. O halde yaşarken, gerçekten yaşamak lazım. İnsanca, cesurca ve vicdanını çöpe atmadan. İnsanlığını eski bir elbise gibi çıkarıp atarak ve ihtiraslarının kölesi olarak, tiksinti verici bir canavara dönüşerek bu yaşam yolculuğunu tamamlamak, insan olarak bu dünyaya gelenler için çok acınası ve zavallı bir son oluyor genellikle.

İnsanın yaşam yolculuğu yalnız başlar; yalnız başına gelir bu dünyaya ve yalnız başına gider. "Ey dostlarım, dost yoktur bu dünyada" diyen Sokrates ne güzel ayna tutmuş insanlığa? İnsan yaşamında yüzlerce, binlerce insan tanır. Ama dost diyebileceği, yaşam yükünü birlikte paylaşabileceği kaç kişi çıkar? Öyle iyi gün dostları değil kast edilen elbette. Zor zamanların, zorlu anların dostları. T. Hobbes da bu konuda oldukça karamsarlardan: "İnsan yaşamı yalnız, yoksul, kötü, vahşi ve kısa sürer." O dönemlerde yaşam elbette çok daha kısaydı. Bugün yaşam uzadı, insanlar göreceli olarak daha iyi koşullarda yaşıyor ancak insanlıklar kısaldı.

"İyi insan"ı nasıl tanımlarız? "Akıllı, dikkatli, duyarlı, cesur, dost canlısı, adil, işbirliğine ve yardımlaşmaya açık, dürüst, sorumluluk sahibi vs..."  gibi birçok tanımlama var.
Kötülüğü meşrulaştıran, yücelten ve önerenler de var. N. Machiavelli " İnsan iki yüzlü olmalıdır. Halk dürüst bilsin. Gerçekte olmasan da olur" diyor mesela. 
"Toplumsallığımız iyi olmayı gerektiriyor" diyor bir felsefeci. Belki toplumsallığımız, belki vicdanımız, belki yaradılışımız, belki inancımız, belki de kültürümüz. "İyi olmayanlar" demek ki, hiçbir iyilikten nasiplenemeyenler ya da "nasiplenmiş" görünenler. "Kötüler rahat uyuyamazlar. Vicdanları onlardan intikam alır" diyor S. Blackburn. Felsefeciler "insan doğasının değişimi" üzerinde de çok tartışıyorlar. "Değişir" diyenler var ve ABD Kanada karşılaştırması üzerinden bunu savunuyorlar. Mesela "ABD'deki cinayet oranının Kanada'nın dört katı olması ancak toplumsal kültürle açıklanabilir" diyorlar. 

İyi insan olmak da, kötü insan olmak da irade işi gibi görünüyor. Ancak, toplumsal birikimlerin de epey günahı var. İnsanın insanları aldatması ne kadar trajikse, kendisini aldatması daha da trajiktir. İnsan, kendini genellikle aldatır. Başkalarının kendisini nasıl gördüğünü göremez. Kendini aldatan, hem suçlu hem de kurban durumundadır.

Kendini öğrenme yolculuğunda, "öğrenen insan" olmak da ilahi bir armağan. Öğrenen insanlardan olmak dileğiyle...