Ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2020 Çarşamba

SOKRATES'İN SAVUNMASI

Ünlü filozof Epiktetos bir köledir. Sahibi sürekli işkence yapar. Bir gün Epiktetos'un bacağını bir mengeneye sıkıştırır. Epiktetos der ki, "Daha fazla sıkarsan kırılacak". Sahibi sıkmaya devam eder ve bacak kırılır. Epiktetos sakin bir şekilde "Sana kırılacak demiştim ,bak kırıldı" der. Kötülükler karşısında iki seçenek vardır: Ya Epiktetos gibi bilgelikle ve kadercilikle karşılamak, ya da "göze göz dişe diş kuralı"nı uygulamak ki, ikinci seçenek hukuk'tur. "Sokrates'in Savunması'nda" da görüleceği üzere, Sokrates de, Epiktetos'un yolunu benimsemiştir. Hangi yolun "son tahlilde" daha doğru olduğuna nasıl karar vereceğiz?

Bu giriş'ten sonra Sokrates'in savunmasına geçebiliriz:

İyi insanlar ölmez! Peygamberler, filozoflar, şairler, büyük mazlumlar, büyük fatihler... Kötü insanlar da ölmez. Tarihe bakınız, hepsi yaşıyor. İyiler insanlığın onur sayfasında, kötüler de insanlığın rezillik sayfasında... Terazi, vicdandır!
En zayıf yanımız isimlere, aidiyetlere, sembollere, farklılıklara karşı aşırı ön yargılı olmamız. Kendi aidiyet zindanlarımızda veya daracık zihinsel hücrelerimizde genellikle önyargılarla yaşarız.  Mesela, sözkonusu olacak olan "Sokrates" mi, hemen zihinsel ve duygusal olarak duvar öreriz ve hiç ilgilenmeyiz, ötekileştiririz. Biraz yakından bakabilsek, her insanın hikâyesinde kendi hikâyemizden bir parça buluruz oysa. Tarihin her döneminde, her yerde ve her kültürde, insan hep aynı insan. Yaşadıkları hep aynı. Coğrafyası, kimliği fark etmiyor. Aidiyetler, renkler, ırklar, kültürler değişiyor ama yaşananlar hep aynı. Dünyanın her coğrafyasından öğrenilebilecek çok şey var. 

Evet, bu yazıda konu Sokrates ve Sokrates'in ölüm anı. Bu anları en iyi anlatan bölüm, Platon'un "Devlet" isimli kitabının çevirisinin önsözü. Sabahattin Eyüboğlu tarafından 1940'lı yıllarda yapılan çeviri en iyisi.


Milattan önce 399'da 71 yaşında ölüm cezasına çarptırılıyor Sokrates. Güle oynaya ölüme gidiyor. Dostları ve yakınları üzülürken o gülüyor. Çünkü, yaşamın ölüm ve sonrasıyla bir bütün olduğuna inanmış. Mevlana'nın Şeb-i Arus diye nitelediği ölümü bir anlamda Sokrates de öyle yorumluyor ve gidiyor. Güle oynaya, dünyayı kötülere bırakarak "bir başka yaşama gidiyorum" diyerek ayrılıyor kötülerin dünyasından,  
***
Her iyi insanın başına gelebildiği gibi, Sokrates  de çekemeyenleri tarafından iftiraya uğruyor ve 500 kişilik Atina Meclisi'nde yargılanıyor. Sözde yargıçlar iftiracıların yanında. 220 karşı oya rağmen 280 kişinin onayı ile "baldıran zehiri içmek suretiyle idamına" hükmediliyor. O dönemin "demokratik yargısı" da iftiracıların beklentisini karşılıyor. Sokrates'in savunması bütün çağlara ışık tutabilecek nitelikte. Savunmadan bazı alıntılar özetle şöyle:
- Atinalılar, beni suçlayanların (iftira atanların) sözleri o kadar yalan ve aldatıcı ki, kendi hesabıma onları dinlerken beni öyle bir anlattılar ki, az kalsın kim olduğumu unutuyordum, kendimi tanıyamadım. Fakat onlar doğru tek kelime bile söylememişlerdir. Ama ben hep gerçeği söyledim ve şimdi de söyleyeceğim.
- Bu yalanları uydurabilmek için, doğrusunu söylemek gerekirse  insan çok utanmaz olmalıdır.
- Kötülükleri ve fenalıkları yüzünden önce kendilerini bile inandırmaya çalışan ve sizleri bütün suçlamalara inandıran insanlar, uğraşılması en zor olanlardır. 
- "Sen de herkes gibi olsaydın bu dedikodu ve suçlamalar olmazdı" diyenler var. Fakat bu benim karakterime aykırı.
- Benim suçum bazı alanlarda fazla bilgi sahibi olmak, insanları kandıranları, topluma kötülük yapanları uyarmak. (Doğal olarak düşmanlıklarını kazanmak...)
- Asıl bilen Tanrı'dır. Ben yalnızca yaşamın her alanıyla ilgili birşeyler öğrenmeye çalışan meraklı bir insanım. 
- Bana iftira atan yalancılardan Meletos şairlerin, Anytos politikacıların, Lykon da hatiplerin garezine tercüman olmuştur (onlar adına iftiracı olmuşlar ve bu rezil davranışı sergilemişlerdir.) Ben açık sözlü ve içten olduğum için benden nefret ettiler.
- Bana karşı kin, düşmanlık ve çekememezlik... İftira ve düşmanlığın nedenleri bunlardır.
- Hakikaten değerli olan bir kimse "yaşayacak mıyım, yoksa ölecek miyim" diye düşünmemelidir. (Bu kaygıyı yaşamın bilincine ulaşanlar taşımazlar.) İçinde "dürüstlük ateşi" olan kişi ölüm veya yaşam konusunda kaygılanmaz. Kaygılanması gereken, bir şeyi yaparken doğru mu eğri mi, iyi bir insan olarak mı kötü bir insan olarak mı yapıp yapmadığıdır. Truva'da "Hektor'dan sonra kaderin seni bekliyor" dediler Aşil'e. Yani, "öleceksin dediler. O da, "onursuzca yaşamayı seçemem. Bundan sonra hemen ölebilirim. Düşmanlarımdan intikamımı alırken onurluca ölmeyi tercih ederim" dedi.
- İnsanların en büyük korkusu olan ölümün hakikatte büyük bir iyilik olmadığını kim bilebilir? İnsanlar en büyük kötülük olarak gördükleri şeyin en büyük iyilik olup olmadığını bilemezler.
- Ömrüm oldukça düşünce (felsefe) ile uğraşıp, bunu her önüme gelene de anlatacağım, ancak Tanrı'ya baş eğerim. Ben sadece iyi insanlara kötülük yapmanın kötü ve onursuzca bir davranış olduğuna inanırım.
- Ben vücudunuza, servetinize değil ruh terbiyenize önem vermenizi istiyorum.
- Ölmem lazım gelirse bin kere ölmeye razıyım. Yolumu asla değiştirmeyeceğim. Ben her zaman size şunları söylemeye devam edeceğim: "En büyük parayı, en büyük onuru, en büyük şanı kazanmak için sınırsız bir endişeyle davranıyorsunuz. Ama ruhunuzun gelişimi ve bilinç sahibi olma konusunda bir çaba göstermemekten utanmıyorsunuz. Para erdem getirmez. Ama erdem her türlü iyiliğe ulaştırır."
- Benim gibi bir adamı öldürmekle beni değil, kendinizi öldürmüş olacaksınız. Çünkü, adaletten sapacak ve haksızlık yapacaksınız. Böylece kötü ve rezil Meletos gibileri ödüllendireceksiniz.
İnsana, yurttaşa özgü erdemleri öğreten biriydim. Bana sürülmeye çalışılan lekelerin neden kaynaklandığını anlatayım. 
- Ben Atinalıları yanlışlarından dolayı dürtükleyen bir at sineğiyim. Yanlış yaptıklarında onları hep rahatsız ettim.
- Dostum Homeros'un dediği gibi "Tahtadan veya taştan yapılmış değilim. Nihayetinde ben de bir insanım. İnsan ana babadan dünyaya geldim ve bir ailem var."
- Şuna inanmalısınız ki sayın yargıçlarım, mühim olan ölümden veya cezadan kurtulmak değil, haksızlıktan sakınmaktır. Çünkü, haksızlık ölümden daha hızlı koşar, toplumu zehirler, toplumu öldürür. Bana haksızlık edenler, kötülük yapanlar ömür boyu vicdanlarında kötülük ve haksızlık cezasıyla yaşayacaklar. 
- Ölümün kötülük sayılması yanılgıya düşmektir. Ölen kimse ya hiçliğe, yokluğa eriyor, hiçbir şey bilmez oluyor ya da denildiği gibi ölüm bir değişmedir; bulunduğumuz yerden ruhun bir başka yere göçmesidir. Ölüm her duygunun kısılması, sönmesiyse; deliksiz bir uykuya benziyorsa, ne eşsiz bir kazançtır ölmek.
- Öte yandan ölüm bizi buradan başka bir yere götürecek geçit ise, orada bütün insanlar toplanıyorsa, bundan daha büyük iyilik olur mu sayın yargıçlar?
- İyi bir insana yaşamı süresince de, öldükten sonra da hiçbir kötülük gelmez. Kötülük sanılanlar iyiliğe döner, Tanrı korur onu.
- Ayrılmak zamanı geldi artık, yolumuza gidelim: Ben ölmeye, sizler de yaşamaya. Hangisi daha iyi? Tanrı'dan başka kimse bilmez bunu!
- Izdırapsız bir yaşam, yaşanmaya değmez.
- Ruh efendi, beden köledir. Ruh ölümsüz, beden ölümlüdür. Tanrı'nın ve ruhun bilincine varanlar ölçülü ve korkusuzdurlar.

*** Ölüm cezası verildikten sonra Sokrates:

"Doğruyu söyleyen ve yaşayan öbür dünyada ölümsüz olacak. O halde ey dostlarım eğer beni öldürürlerse sakın üzülmeyin. Kimseye borcum yok. Dostum .... bir horoz borcum var. Benim adıma onu öderseniz bu dünyadan borçsuz giderim. 
Müsaade edin yan odada yıkanıp temizleneyim." 
Ve sonra baldıran zehrini kendi içti. Odada biraz dolaştı. Dostlarına gülümsedi. Zehir etkisini göstermeye başlayınca yavaşça uzandı ve hayata veda etti. 

Sokrates adaleti, iyiliği, bilinçli olmayı, kamu yararını savunduğu için sonsuza kadar iyi anılacak bir isim olarak tarihe geçti. Ya ona iftira atma ve haksızlık yapma rezilliğini ve sefilliğini gösterenler? 
Onlar da sonsuza kadar lanetle, tiksintiyle, nefretle anılacaklar, anılıyorlar. 
Hayat hep böyledir ve böyle devam edecek...
Yaşamın kuralları, kodları ve aktörleri hiç değişmiyor. Uygarlık hikâyesi ne kadar değişse de...


4 Kasım 2019 Pazartesi

Yalnızlık ve Yaşamın Yanılgılarına Dair

(Yalnızlık, alınyazısının insanı kendi kendisine ulaştırmak için başvurduğu bir yoldur. Herman Hesse)

İnsan, sosyal bir varlıktır  ve insanın yalnız olamayacağı herkes tarafından kabul edilmiştir. "Herkes" kim? Kendisine verilen yaşam armağanını olması gerektiği gibi "rutinleriyle ve bir anlamda sıradanlıklar toplamıyla" tamamlayabilenler sanırım "herkes" sınıflandırmasının içine girer. Bu "herkes" doğar, büyür, sonunda yaşlanır ve ölür. İz bırakamadan, hafızalarda uzun süre yer etmeyecek bir biçimde çeker giderler bu dünyadan. Bu belki de dünyaya gelenlerin en büyük başarısıdır. Normal bir hayat yaşayıp ölmek... Ancak, insana dair gerçeklikler de değişiyor artık. İnsanın sosyalliği de yalnızlığa doğru evriliyor. Bir tam anlamıyla yalnız olanlar, bir de kalabalıkların ve toplumsal olanın içinde yalnız olanlar var. Yalnızlığın olağanlığı, sıradanların kalabalıklığı ve belirleyiciliği eşyanın tabiatı.

Düşünenler var bir de, kalabalıklar içinde yalnız... "Herkes" gibi yaşamayı başaramayanlar, herkesin ve her şeyin ötesine geçebilenler. Olayları, insanları ve yaşama dair her şeyi farklı algılayan, gören ve yorumlayanlar. Tarih boyunca bu tür insanlar hep var olmuştur. Filozoflar, bilgeler, ermişler, ozanlar vs.

Bu kategorideki insanlar "herkesin" göremediğini gören ve gördükleriyle de bir yaşam ve dünya tasarımı oluşturan ve böyle olduğu için de genellikle yalnızlaşan insanlardır. Kalabalıkların ve sıradanlıkların dışındadır bunlar. J. J. Rousseau'yu çoğumuz biliriz. Yaşamının sonuna doğru aradığı huzuru yalnızlıkta bulan ve yaşadıklarını "Yalnız Gezenin Düşleri" diye kitaplaştıran Rousseau, aslında düşünebilenlerin ve yalnızların kaderinin tercümanı olmuştur. "Düşünmek" çünkü dünyanın ağır işidir ve her bünyenin terazisine uygun değildir.

Rousseau'nun yalnızlık, yaşam, ölüm, insanlar, eleştiri, umut gibi konuları nasıl yorumladığına bakalım:
- "Eleştiri" söz konusu olduğunda akıl çıkar ortaya. Demek ki, eleştirebilenler akıl denen mekanizmayı kullanabilenlerdir. Siyasi düşünceler tarihinde çok önemli bir yeri olan "Toplum Sözleşmesi"ni 1762'de yazmış ve ömrünün sonuna doğru bildiğimiz görüşlerinin çok dışında şaşırtıcı belirlemeleri olmuştur. Şu cümleleri için kitaplar yazılabilir: "İlerleme ve bilimsel gelişme insanın mutluluğuna katkı yapmamış, eşitsizliği artırmıştır. Uygar insan özgürlük ve erdemi lüks yaşam ve tüketim uğruna bir kenara bırakmıştır." 
Bu düşüncelerin eskimezliği ve muazzam tespitler olduğu bugünkü insanlığın sefil durumundan anlaşılmıyor mu?

Şimdi gelelim Rousseau'nun tanımladığı acılara ve yalnızlığa: "Acı, ölüme yakın olma, bireysel mutluluğu ve iç huzuru arama, kişiye özgü bir erdeme duyulan gereksinim, toplumsal olandan kaçma arzusu uyandırıyor/uyandırdı.." 

Kalabalıkların ruhu yoktur. Kitleler düşünmezler, sürüklenirler. Toplumsal olan karşısında birey, zaman zaman vahşi bir ormanda yırtıcı sürülerin saldırısına maruz kalan yalnız bir ceylan gibidir. Toplum bir makinedir ve öğütür. Doğru olana bakmaz; popüler olana, güncel olana, rağbet görene ve moda olana bakar. 

Ve sonunda o durağa gelir "düşünen insan":
"Soğuk, hüzünlü düşler... Küskünlük, yalnızlık ve tarihin dışına itilme..." Çünkü, kalabalıklar seni öğütmek istiyor, kendine uydurmak istiyor. Sense "var olmak" istiyorsun. Kalabalıkların genel kabullerine ve saplantılarına rağmen kendin olmak istiyorsun.

Rousseau, yıkıcı ve yıpratıcı düşüncelerden sonra huzuru bulur. Daha ileriye gider ve neredeyse hem topluma ve hem de yaşama sırtını döner: "Dünyada benim için her şey sona erdi. Burada artık bana ne iyilik ne de kötülük yapabilirler. Bu dünyada korkacağım ya da umacağım hiçbir şey kalmadı. Bu dünyaya yabancı bir gezegenden düşmüş gibiyim. Yüreğim bedbahtlığın ateşinde temizlendi."
Buraya Nurettin Topçu'dan bir cümle: "Yaşam,  arınma/olma yolculuğudur." Demek ki, "bedbahtlığın ateşinde temizlenen yürekler" arınabiliyor.

Roussau insanların iki yüzlülüğü, ihaneti ve bilumum kötülükleri karşısında "Tanrı adildir; O acı çekmemi istiyor. Fakat masum olduğumu biliyor. İşte O'na güvenmemin nedeni bu. Şikayet etmeden acı çekmeyi öğrenelim; sonunda her şey yoluna girecek."
Çünkü, yaşam bir anlamda bir savaştır: "Doğduğumuzda girdiğimiz savaş meydanından ölünce çıkarız." Ne savaşı bu? Her şeyden önce elbette kendini bulma ve var olmanın bilincine erme savaşı.

"Öğrenmeyi istediğim zaman, başkalarına öğretmek için değil kendim bilmek istediğim için öğrendim. Mutsuzluk (veya sorunlarla dolu bir yaşam) şüphesiz çok büyük bir öğretmendir ve dersleri de pahalıdır."

Düşünüyorsunuz... Yaşama dair farklı şeyler algılıyorsunuz, görüyorsunuz ve en büyük yanılgınızı yaşıyorsunuz: Etrafın da, kalabalıkların da sizinle birlikte olduğunu zannediyorsunuz. Sonra sabah oluyor ve bakıyorsunuz kalabalıkların derdi ile sizin derdiniz hiçbir biçimde örtüşmüyor.
Günaydın o halde: "Boş umutlardan kurtulunca artık kendimi esas ve süreklik zevkim olan kayıtsızlığa ve zihin dinlendirmeye bıraktım. Dünyayı da, şatafatını da terk ettim... tutkularla arzuları da kalbimden söküp attım.
İnsanların budalaca düşüncelerine ve kısacık ömrün küçücük olaylarına gereğinden fazla önem verdiğimi gördüm. Dereye düşen bir tüy, suyun akışını bozabilir mi? Küçük olaylar da hayatın akışı içinde önemsizdir."
Rousseau, yaşamın sonlarına doğru bir derviş gibi bu düşüncelere ulaşmış ve huzuru bulmuş. Çoğunluğun tarzı, "doğru olan" değildir her zaman. Toplumdan ve çevresinden gördüğü kötülükleri yorumlama biçimine bakalım: "Felaketimde bana güç veren ancak masumluğumdur ve bu yegâne kaynaktan mahrum olup kötülüğü seçemem. Kötülük etme sanatında onlara yetişebilir miyim? Yetişsem de yapacağım kötülük hangi derdime iyi gelir? Kötülük yaparsam ancak kendime olan saygımı kaybederim."

Konfüçyüs, Buda, Sokrates, Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş gibi insanlığın ve yaşamın sırlarını çözenler de aynı düşünceleri dillendirmemişler miydi?

Rousseau da ömrünün son mevsiminde aynı yoldan ilerliyor: "Sabır, itidal, adil davranış insanla anılacak olan iyi niteliklerdir ve bunların sürekli zenginleştirilmesi gerekir. Yaşlılığımın geri kalanına adadığım konu yalnızca budur. Daha erdemli olarak yaşama veda edebilirsem ne mutlu bana! Yaşamını gerçek uğruna tehlikeye atabilmek erdemdir (vitam vero impendenti). Borçlu olduğumuz gerçek, adaleti ilgilendiren gerçektir."
"Kalbin huzur içinde olması ve hiçbir tutkunun bunu bozmaması gerekir. Hareket olmadan hayat sadece aşırı bir uyuşukluktur. Mutlak bir sessizlik/hareketsizlik kedere sürükler. Bu ölümün görüntüsüdür."
Herkesin unuttuğu ve asla kaçamayacağı mutlaklık; hayatın bitiş düdüğü: ÖLÜM

Herkesin kendine sorması gereken bir soruya dair de Roma İmparatorlarından Vespasien'i (M.S 71) örnek veriyor: "Vespasien yeryüzünde 70 sene geçirdim, sadece 7 yıl yaşadım demiş."

Evet, çok önemli bir soru: Yüz yaşında da ölseniz, gerçekte "kendiniz olarak" kaç yıl yaşarsınız? Veya şimdiye kadar kaç yıl yaşadınız/yaşadık?

9 Temmuz 2019 Salı

Öğrenen İnsan

İlim ilim bilmektir, 
İlim kendin bilmektir.
Sen kendin bilmezsen,
Bu nice okumaktır? Yunus Emre

Bu aralar yalnızca "insan" ve "onun öyküsü" üzerine okuyor ve
kendimce düşünmeye çalışıyorum ve bunu yaparken insanlık tarihi boyunca da bu konularda düşünenlerden yararlanmaya çalışıyorum. Düşünmek, iyi iş. İnsanın ruhunu ve kalbini besliyor. 

İnsanın yaşam yolculuğunun gizemi hakkında yeterince düşünülmüş, konuşulmuş aslında. Bir önceki yazıda ve daha önceki bir yazıda bu düşüncelerden bazılarına değindim. Bu yazıda da biraz dağınık da olsa aynı yolda devam edeceğim. 
İnsanın doğru bilgiye ulaşması diye bir kesinlik var mıdır? Genelde her şey görecelilik üzerine kurulu gibi görünüyor. Çünkü, insanlık tarihi bunu gösteriyor. Bilginin kaynağı, farklı dönemlere ve toplumlara göre değişmekle birlikte vahiy, akıl ve deney gibi farklılıklar gösteriyor. İnsanlar bugüne kadar temel olarak genellikle bu kaynaklardan beslenerek kendi yaşamı için doğru olanı bulmaya çalışmış. Ancak, genel bir fotoğraf çekildiğinde nesnel bir bakışla bakarsanız aynı din, aynı ideoloji ve aynı düşünce sistemi içinde bile birliktelik yok. Doğrular ve yanlışlar hakkındaki tutum ve kanaatler ve hatta davranışlar inanılmaz farklılıklar gösteriyor; "aynılıkların içerisinde" muazzam düşmanlıkların ortaya çıkmasına neden oluyor. O halde bizim için iyi olanı, bizi geliştirecek olanı, bizi zihinsel ve duygusal zenginliğe götürecek olanı nasıl bulacağız?
Bugün bütün dinler, ideolojiler, sistemler "kendi üstünlükleri" hakkında tavizsiz. İnsanı mutlu edecek yol ve yöntemler konusunda  dinler ve ideolojiler ne diyor? İnsanın mutluluğu yer yüzünde mi, öbür dünyada mı? Dinlere göre ahirette, ideolojilere göre ise dünyada. Platona göre, bu dünya "gölgeler dünyası" ve gerçek dünyanın bir yansıması.

Fransız filozof Montaigne (1533-1592), akla ve deneye önem verirdi ve en büyük kaygısının "iç özgürlüğünü" korumak olduğunu söylerdi. İç özgürlüğü? Korkulardan, kaygılardan, beklentilerden bağımsız olmak mı? "Kendini tanıyarak ve öğrenerek" dünyanın bütün ihtişamına, sunduklarına ve tuzaklarına eyvallah etmemek mi?
"Benim yaptığım şey, bildiklerimi söylemek değil kendimi öğrenmektir. Başkasına değil, kendime ders veriyorum. Ama bunları başkalarına anlatmakla da kötü bir iş yapmıyorum. Bana yararı olan bir işin başkalarına da yararı olabilir." 
Kendini tanı. Çünkü sen Tanrı'nın muhatabısın. Akıl, bilinç ve yürek sahibisin. "Kendini olduğundan az göstermek alçak gönüllülük değil, aptallıktır. Kendine olduğundan az değer vermek, korkaklık ve pısırıklıktır. Kendini olduğundan fazla göstermek de çoğu kez kibirden değil, aptallıktandır."

Demek ki, değerini hiçleştirmek de değerini abartmak da akıl dışı ve hiçbir nesnelliği yok. Filozofların bütün işinin ve bu arada dinlerin temel kurgusunun insanın en ölümcül kaygısı ve endişesini, yani "ölümü" açıklamak olduğunu biliyoruz. Montaigne de, "felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir" diyor. Düşünerek, ölüm korkusunu yenmek, Steve Jobs'un dediği gibi bu eşsiz olayın son derece doğal olduğunu ; aslında olması gerekenin bu olduğunu içselleştirmek ancak "kendini öğrenenlerin" işidir. Çünkü, "ölüm, ölümü bekleyişten daha az acı verir." Kafka ne güzel demiş: "Ölümün olduğu bir dünyada hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında." O halde?

*** İnsan, doğru olmasa da işine gelene inanır.***

Yaşamı cesaretle yaşamak ve tamamlamak gerekir. Seneca, "cesaret, tehlikeye doymaz" demiş. Hz. İsa 33 yaşında çarmıha gerildi. Büyük İskender 33 yaşında öldü. Tarihin bildiği ve kaydettiği birçok isim 50 yaşını göremeden yaşam yolculuğunu tamamladı. O halde yaşarken, gerçekten yaşamak lazım. İnsanca, cesurca ve vicdanını çöpe atmadan. İnsanlığını eski bir elbise gibi çıkarıp atarak ve ihtiraslarının kölesi olarak, tiksinti verici bir canavara dönüşerek bu yaşam yolculuğunu tamamlamak, insan olarak bu dünyaya gelenler için çok acınası ve zavallı bir son oluyor genellikle.

İnsanın yaşam yolculuğu yalnız başlar; yalnız başına gelir bu dünyaya ve yalnız başına gider. "Ey dostlarım, dost yoktur bu dünyada" diyen Sokrates ne güzel ayna tutmuş insanlığa? İnsan yaşamında yüzlerce, binlerce insan tanır. Ama dost diyebileceği, yaşam yükünü birlikte paylaşabileceği kaç kişi çıkar? Öyle iyi gün dostları değil kast edilen elbette. Zor zamanların, zorlu anların dostları. T. Hobbes da bu konuda oldukça karamsarlardan: "İnsan yaşamı yalnız, yoksul, kötü, vahşi ve kısa sürer." O dönemlerde yaşam elbette çok daha kısaydı. Bugün yaşam uzadı, insanlar göreceli olarak daha iyi koşullarda yaşıyor ancak insanlıklar kısaldı.

"İyi insan"ı nasıl tanımlarız? "Akıllı, dikkatli, duyarlı, cesur, dost canlısı, adil, işbirliğine ve yardımlaşmaya açık, dürüst, sorumluluk sahibi vs..."  gibi birçok tanımlama var.
Kötülüğü meşrulaştıran, yücelten ve önerenler de var. N. Machiavelli " İnsan iki yüzlü olmalıdır. Halk dürüst bilsin. Gerçekte olmasan da olur" diyor mesela. 
"Toplumsallığımız iyi olmayı gerektiriyor" diyor bir felsefeci. Belki toplumsallığımız, belki vicdanımız, belki yaradılışımız, belki inancımız, belki de kültürümüz. "İyi olmayanlar" demek ki, hiçbir iyilikten nasiplenemeyenler ya da "nasiplenmiş" görünenler. "Kötüler rahat uyuyamazlar. Vicdanları onlardan intikam alır" diyor S. Blackburn. Felsefeciler "insan doğasının değişimi" üzerinde de çok tartışıyorlar. "Değişir" diyenler var ve ABD Kanada karşılaştırması üzerinden bunu savunuyorlar. Mesela "ABD'deki cinayet oranının Kanada'nın dört katı olması ancak toplumsal kültürle açıklanabilir" diyorlar. 

İyi insan olmak da, kötü insan olmak da irade işi gibi görünüyor. Ancak, toplumsal birikimlerin de epey günahı var. İnsanın insanları aldatması ne kadar trajikse, kendisini aldatması daha da trajiktir. İnsan, kendini genellikle aldatır. Başkalarının kendisini nasıl gördüğünü göremez. Kendini aldatan, hem suçlu hem de kurban durumundadır.

Kendini öğrenme yolculuğunda, "öğrenen insan" olmak da ilahi bir armağan. Öğrenen insanlardan olmak dileğiyle...


16 Mayıs 2019 Perşembe

Albert Camus: İnsan ve Umut

"Var olma" sorunu ve sorusunu açıklama, ilahi dinlerin temel amacı olduğu gibi felsefenin de temel ilgi alanı olmuştur. Albert
Camus'nun Denemeler kitabının önsözü Camus'yu "umutsuzluğun yazarı" olarak tanımladıktan sonra şunları söylüyor:
"İnsan da, yaşam da boşunadır ama yine de yaşamak gerekir. İnsan kaderini sevmelidir. İnsan az bir şey, ama yine de çok şeydir." Filozofların çoğunun temel amacı "ölümü açıklamak ve insanlara kabullendirmek" olarak kabul edilir. Sokrates'ten Montaigne'e bunu görmek olanaklıdır. Denemeler'de de "insanın ölmek zorunda olması" kabul edilebilir bir şey olarak ele alınmıyor. Ancak, ölüm karşısında insanın yaşamı seçmesi gerekir. İnsan her şeyi kaybetmeli ki, her şeyi kazanabilsin. İnsan yiğitçe ve sevgi dolu olarak yaşamalı ki, yaşamını anlamlandırabilsin.
"Salt maddecilik diye bir şey olamaz. Maddeden başka bir şey daha var. Her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimizde bile anlamlı bir şey söylemiş oluyoruz." Umutsuzluk içinde umut olmadığı sürece yaşamın anlamı kaybolur gider. Ne olursa olsun umudu korumak gerekir. 

***
Gerçek sanatçılar hiçbir şeyi küçük görmezler; yargılamaya değil anlamaya çalışırlar. Sanatçı tarihi yapanların emrine giremez. Sanatçının koruması gereken iki önemli şey vardır: Gerçek ve özgürlük. Sanatçı yalana hizmet edemez ve insanın insanı ezmesine göz yumamaz.

***
Saint-Exupery, ölmeden önce "çağımdan tiksiniyorum" derken, insanları en güzel yanlarıyla sevmiş olan bir insanın çığlıklarını duyuruyordu. Yine de bu çağ bizim çağımızdır ve insanlardan tiksinerek yaşayamayız. Evet sefalet, yalan, kokuşmuşluk yeryüzünü sarmış. Biz yine de en yüce insanlık değerleri için yaşayacağız. Mesela, dostluk bir değerdir. Ama dostluk öldürüldü.
Bilgisizliğimizi bildik mi, yobazlığımızı attık mı, insanın hırslarını sınırlandırdık mı, insana ve varlığa dair güzelliği bulduk mu işte o zaman bütün çağların bilgeleriyle aynı yerde buluştuk demektir.

***
Napolyon, Fontanas'a "Dünyada en sevdiğim şey, sadece kuvvetle hiçbir şeyin çözülemiyor olmasıdır. İki şey dünyaya hükmeder: Kılıç ve düşünce. Kılıç, eninde sonunda düşünceye yenilir." Demek, fatihler de kederleniyor zaman zaman. Neyi istemeliyiz? Aklın hizmetine girmeyen kuvvete hiçbir zaman destek olmamayı. İlk işimiz umutsuzluğa düşmemektir. Dünyanın sonu geldi diye bağıranlara kulak vermeyelim. Trajik bir devirde olduğumuz doğrudur. Fakat, umutlu olmak için çok sebep vardır. Dünyada kötülüğü ve sefaleti çoğaltmaya katkı sunmamak; iyiliği ve mutluluğu artırmaya çalışmak da bir erdemdir ve hem aklın hem de vicdanın gereğidir. 

***
Son yıllarda dünya genelinde çok insan öldürüldü. Dediklerine göre daha da öldürülecek. Bu kadar ölüm havayı ağırlaştırıyor. Yeni bir şey değil bu! Bilinen tarih, oldum olası büyük katillerin tarihidir. Kabil Habil'i bugün öldürmüş değilki. Bugün de Kabil Habil'i öldürüyor ve kendini haklı çıkararak şeref madalyası istiyor. İnsan öldürmenin bir doktrin olduğu ve kurumsallaştığı bir uygarlıkta cellatların memur kadrolarında olması doğal değil mi? Am bu cellatların balta yerine ellerinde kalem kağıt bulunuyor. Ölüm bir istatistik vakaya dönüştü mü, dünya işleri iyi gitmiyor demektir. Bir insanın yaşamını bir ideolojiye kul köle etmek, onun ölü olmasını istemekten farksızdır.

Karşılıklı konuşma olmayan yerde yaşam da yoktur. Ne yazık ki bugün karşılıklı konuşmanın yerini polemik almış durumdadır. Peki ama polemik nasıl bir makinedir, nasıl işler? Karşındakine düşman gibi bakacaksın, onu basitleştirece, hiçe sayacaksın, yani görmek bile istemeyeceksin. 

***
En büyük fetih, insanın kendini aşmasıdır. Akıl ve zeka bedenle birlikte ölecektir. Ama bilgi ve eser yaşayacaktır. 
Ütopya gerçekle çekişme halinde olan şeydir. Ama gerçeğin sıkıntıları için çıkış yolları gösterir. 
İyi denebilecek hiçbir siyasal rejim yoktur belki de. Ama demokrasi bu rejimlerin en az kötü olanıdır. Demokrat, rakibinin haklı olabileceğini kabul eden kişidir. Onu serbestçe konuşturur ve söyledikleri üzerinde düşünmekten kaçmaz. Fransa (o dönemin Fransası) bu konuda iyi bir konumda değildir. 

***
Hayatın herkes için özgür ve adil olması hepimizin isteyeceği birşeydir. 
Gün doğarken öldürülen yüzbinlerce insan, toprağı duman duman bir Avrupa, milyonlarca ceset, hepsi aynı Avrupa'nın çocukları. Bütün bunlarla ne kazandık?

7 Ocak 2019 Pazartesi

HAYAT KALICI ÇÖZÜMÜ OLAN GEÇİCİ BİR DURUMDUR?



Oldukça soğuk bir konu ölüm. 
Buz gibi. 
Her gün, her saat, her dakika başkaları/ötekiler ölüyor, izliyoruz. 
Ama mutlak bir biçimde her canlının karşılaşacağı bir durum ölüm. 
Yaşam ve ölüm. 
Bizim dışımızda gelişen durumlar. 
Ne dünyaya gelmeyi istedik, ne de ölmeyi. 
Doğuyoruz, bizim irademiz ve isteğimiz dışında olan bir şey. Ölüyoruz, yine bizim irademizin dışında. 
Doğumla ölüm arasında da bir kısmımız yaşıyor, bir kısmımız da yaşıyormuş gibi yapıyor. 
Asaf Halet “Bilmemek bilmekten iyidir. Düşünmeden yaşayalım Mara, günü ve saatleri ne yapacaksın” diyor. Ama gel gör ki düşünmeden yaşayamıyoruz. Zira akıl gibi bir donanım az veya çok herkeste var ve düşünebilenleri rahat bırakmıyor. Ha bir de “gün ve saatler” var, bizi eskiten, yıpratan. Belki de gelişmemizi ve olgunlaşmamızı sağlayan. Elbette tavır alışlarımız, hayal gücümüz ve zihinsel donanımlarımıza göre değişmekle birlikte yenilenmemize neden olan aynı zamanda. Yahya Kemal’in çok güzel ifade ettiği gibi “insan hayal ettiği müddetçe yaşar.” Cemil Meriç’in “Bana hakikati değil, muradını ver” sözü de insanları düşünmeye ve hayal etmeye zorlayan bir mesaj içerdiği gibi, hayal edebilmenin hakikat’ten daha önemli olduğunu anlatıyor. O halde insanı yaşatan hep “gelecekteki
hayalleri/beklentileri/umutları” olabilir mi? Çoğunlukla evet! Bazen de çaresizlik! Ötenazi isteyenler neden ister bunu mesela?
“Bir kitap okudum hayatım değişti” diyordu bir yazar. Bir kitap, hatta bir cümle hayatı değiştirir mi? Bir kitapta bir cümle. Bir çığlık. Kitaplarda saklanan, kitaplardan yükselen… Okuyunca, okuduklarında olmadık düşüncelere rastlarsın. Tarihin tozlu raflarından ya da günün en çok satanlarından bir kitap da olur, bir makale de. Fark etmez. Yeter ki oku!... Okuyunca düşünürsün. Düşündüğünde ise ya için huzur dolar veya azap. Her hâlükârda kazançlısın. Azaptan huzura yol var çünkü. Mesela. Nurettin Topçu’nun iç yakan bir cümlesini hiç unutamıyorum. “Var Olmak” isimli kitabından bu cümle. “Servet, hırslar, muvaffakiyetler (zaferler), bu da ne? Bir çanak çirkef için iki it hırlaşıyor; kazanan bir şey bulmayacak. Bir menfaatin tatmini, bütün varlığı darlığa düşürücüdür. Yalnız bir ihtirasın tahriki insan ruhunun bütün diğer bölgelerinde felç yaratıyor.” Çöz çözebilirsen. “Varlığı darlığa düşürmek…” de ne? “İhtiraslarının dürbünü ile yaşama ve yaşayanlara bakanlar” ne tür çıkarımlar yapar? Bilemiyorum.
O halde? Evet, o halde bu tuhaf yaşam yolculuğun sırrı ne? “Varlığı darlığa düşürmeden” nasıl yaşanır? Bu yazının asıl esin kaynağı Arthur Shopenhauer ve hakkındaki yorum ve yazılar. Fakat yazıya başlayınca esin kaynakları çeşitleniyor. Shopenhauer’un dünyaya, var olmaya ve ölüme bakışı sarsıcı. Dünyanın en anlaşılmazlarından biri. Berbat bir aile ortamında büyüyen; ızdırap içinde yaşayıp, yalnız ölenlerden biri. “Kafanı eğ! Yaşamın zarif yasalarına ve sırlarına şapkanla selam ver ve yaşama işine devam et” anlayışı kadercilik mi? Bu kadar kötü bir dünyada ve kötü hemcinslerimizle nasıl bir yaşama yolu seçmeliyiz? Öyle ya Habil ve Kabil’in devamı değil miyiz hepimiz, her zaman ve insanlık tarihinin bütün evrelerinde. Kardeş kavgasıyla başlamış yaşam. O yüzden ve aslında bazı şeylere hiç kafa yormaya gerek de yok. Ancak, “yaşama işine devam” konusunda insanların müşkülatı çok. Müşkülatı (zorlukları) aşmanın yolu yaşamın yasalarına teslim olmak ve bulabileceğin azami huzurla yaşamak. Öyle diyorlar.
Bazılarımız için yaşam “İnleten, acı veren, düş kırıklığı yaratan bir sonla” bitebilir. “Görkemli yaşamlarımızın daha fazla.. daha fazla birşeyleri hak ettiğini düşünerek, ama neyi hak ettiğini bilmeden” bitebilir. “Bilmek” herkese göre bir armağan değil. Yaşamımızın nasıl biteceğini belirleme iradesi var mı? İyi bir sonla mı, kötü bir sonlamı sonlanacak bu yolculuk? Marx’ın “iş dini, miktar ideolojisi” dediği kapitalist bir yaşamın kurbanları için artık iyilikle kötülük de yer değiştirmedi mi? Aman neyse, burayı da biraz dağınık bırakalım.
Elbette yaşam, “verili/belirlenmiş bir süre”den oluşuyor. Bilmiyoruz, ne zaman “the end” yazacak filmimizin sonunda. O halde, kolay pes etmemek gerekir her türlü zorluğun karşısında ve “kapanış saatinden önce de çıkışa yönelmemek” gerekir. Bir çeşit “asla pes etme” (never give up) durumu. “Kaderini sev, yaşamını seç.” (Yaşamını kaç kişi seçebiliyor, o da ayrı bir sorun ya.) Seçemesen bile, bulunduğun koşullarda “insan kalmaya bak ve asaletinin heykelini dik”. Bakın yine kadercilik. Bu kez Nietsche’den: “Öyle yaşa ki, aynı hayatı sonsuza kadar yaşasan da pişman olma.” Oldukça zorlayıcı bir istek. Kaç insanın başarısı olabilir ki böyle bir yaşam? Peki böyle bir yaşamı başardık diyelim. Yaşamın amacı ne? Herkesin cevabı farklı. Bu olabilir mi: “Olgunluğunu, bilgini, birikimini paylaş.” Tamam çok güzel. “Ben yerine biz” mi? Bencillik yerine dayanışma ve yardımlaşma mı? Öyle olmalı, değil mi? Erdemli olan bu. “Dayanışma ve yardımlaşma” ve hatta “empati” üzerine kurulu bir yaşam. Ama fakat lakin.. hangi sözcükle başlarsanız başlayın: Şimdi artık herşey parayla değil mi? Erdem de parayla, insan da, insanlık da. Ne acı!
Umutsuz olmamak lazım. “Bazı çiçeklerin geç açtığını hepimiz biliriz.” Romalı Lucretius bu tanımlamayı niye yaptı ki: “Bütün meyvelerin aynı anda olduğunu zannedenler, üzümlerin geç olgunlaştığını bilmiyorlar” diyordu Lucretius. O halde düşünebilenler “bazen şimdiye kadar ki yaşamlarının bir özetini çıkarmalıdırlar.” Yaşam seni nereden aldı nereye getirdi ve nereye götürüyor? Belki bir olgunlaşma yolu açılır, kim bilir! Olgunlaşma/olma yönünde şanslı ve istekli bireyler önemli ilerlemeler elde ediyorlar da, toplumlar ve coğrafyalar çuvallıyor. Tekrar Cemil Meriç’e saygıyla: “Kalkınma, coğrafyanın insanlaşmasıdır.”
İnsanın amacı yeryüzünde mutlu olmak mıdır? Böyle de soru olur mu? Olur. Epikürcülere göre öyleydi. İnsanlık tarihi boyunca bu konuda insanlar ortak bir kanıya varabilmiş mi, hayır! Ve bedbaht bir hayat yaşayan Shopenhauer: “Mutlu bir yaşam olanaksızdır. İnsanın başarabileceği en iyi şey kahramanca bir hayattır.” Sanırım bu kahramanca yaşam da içsel barışı sağlamak, kendisiyle barışık olmak, “bulduğu yaşama razı olmak” anlamındadır. Zira kendisiyle barışık insana pek rastlanmıyor. En büyük kahramanlık bu olsa gerek: Kendisiyle barışık! Kendisiyle barışık olan, çevresiyle ve doğayla da barışık yaşamak için çok önemli bir iş başarmış demektir.
Bu içsel barışı sağlamanın yolu ölümü anlamaktan geçiyor diyor filozoflar, bilgeler, erenler. Aslında herkes bir biçimde ölümü keşfetme günü (ökg) ya da anlama günü bulmalıdır. Çılgınca gelebilir ama denenmelidir. Bir düşünce egzersizi gibi. Sonsuza kadar buradaymışız gibi yaşarız bir bakıma. “Ama öğle değil, yakında bileceksiniz” diyor kitap. Ölümle tanışmayacak canlı yok. Ölmeyecekmiş gibi kötülüğü meslek edinerek yaşayanlar da çok. “Ah insanların vakti yok durup ince şeyleri anlamaya” diyen şair de (Gülten Akın) bunu kast ediyor olabilir. Ölümü anlamak, yaşamı anlamaktır. Ve hemcinsini, yani ötekini, yani kadınıyla erkeğiyle seni, beni, onu, yani “insanı” önemli görmek ve değer vermektir. İnsanı yalnızca “insan” olarak görmektir; her türlü ayrımcılığı reddederek. Ama ah bu nasıl olacak? “Dünyaya bakışımızın sığlığı ya da derinliği çocukluk çağlarında oluşur. Daha sonra gittikçe olgunlaşır. Fakat özde aynı kalır.”
Çocukluk çağı çoğu insan için en trajik dönemdir. Bu trajedinin adı, sevgisizlik. Çocukluğunu yaşayamayanlar... Anne baba arasındaki ilişkilerin  iyileştirdiği ya da ezdiği kişilikler. “Anne baba arasındaki sevgi çocuğa sevgi olarak yansır. Anne sevgisinden yoksun büyüyenler, içlerine kapanırlar, temel güven duygusunu geliştiremezler.” Psikologlar, ruh bilginleri söylüyor bunları. Özgüven, kendine saygı, ötekine saygı, canlılara saygı, eşyaya saygı.. varlığa saygı… Çocuklukta temellenen nitelikler. Etrafınıza bakın ya da kendi içinize. İnsanların arızaları, hoyratlıkları, vicdansızlıkları, haksızlıkları hep bu yaşanmayan çocukluklardan!...
Çocuklukta ruhunu sevgiyle besleyemeyenler yaşama yenik başlıyorlar zaten. Çok azı daha sonraki öğrenme süreçlerinde bu yenilgiyi zafere dönüştürebiliyorlar. Ne demişti Konfüçyüs: “Bilgiye sahip olarak doğmuş birisi değilim. Yalnızca ÖĞRENMEYİ VE ÖĞRETMEYİ seviyorum.” İnsan en geç olgunlaşabilen bir canlı. Eğer şanslı biriyse tabii ki. Bilgi ve bilgiye verilen değer bu çağa gelinceye kadar çok önemli ve saygındı. Bilginin ve bilgi sahiplerinin (bilgelerin ve bilim insanlarının) saygın bir değeri vardı. Paha biçilemezdi. Şimdi paha biçiliyor, her şey ve herkes parasıyla artık. Johann Fichte yoksul ve eğitimsiz bir kaz çobanı idi. Fichte yürüyerek Varşova’ya gitti, Immanuel Kant’la tanışmak için. Bu yürüyüş iki ay sürdü. Aslında bu tür davranışlar bizim eski ve yeni coğrafyamızda da çok bilinir. Bilgi ve ilim sahipleri pek değerliydiler. Anadolumuzun ozanı Yunus ne diyordu? “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır.” Tarihimizi aydınlatanlar da önce kendilerini bilmek için bilginin peşinde coğrafyaları arşınlamışlardır. Gündüz vakti kandille “adam arayanlar” ne muazzam ve yakıcı mesaj vermişler kendi zamanlarından bizim zamanlarımıza. Bazı mesajlar insanlık tarihi boyunca eskimez. “Nice insanlar gördüm üstünde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok” diyen Mevlana ne diyordu? Bilen, aynı zamanda “adam olan”dır. O halde gündüz vakti adam arayanların yadırganacak bir tarafı yoktur. Zira Kutadgu Bilig’de de belirtildiği gibi, “Nadir olan insan değil, insanlıktır.”
Geçelim! 
Thomas Mann 26 yaşında “Buddenbrooklar” adında çok değerli bir kitap yazıyor. Edebiyat dâhisi olarak tanımlanıyor Mann. “Bu kitabı ölmeye niyetli herkese öneriyorum” diyor. “Ölmeye niyetli” derken elbette herkesin “ölümlü” olduğunu hatırlatan bir ifade. Ölüme teşvik değil. “Hayat adlı bu zalim alaycı şey” zaten elimizden çıkmayacak mı? O halde ölmeye niyetli olmaya gerek yok, hepimizi bekleyen mutlak son orası zaten. Kimsenin niyetine, umutlarına, hayallerine, düşlerine, beklentilerine bakmaz ölüm. Yaşamı sonsuz zanneden şark uyanıkları ölümü de öldürecekleri sanrısına kapılabilirler. Ancak, ölüm her yaşayanın uğrayacağı mutlak durak. Bazı durumları ne güzel ifade etmiş Atilla İlhan: “Olmaz, gerçek olamaz bu yaşadığımız, ya sanrı ya sanrıya çok yakın bir şey.” Oysa, sanrı zannettiklerimiz gerçeğin ta kendisi olabiliyor.
Arthur Shopenhauer Thomas Mann, Tolstoy ve Nietzche gibi düşünür ve yazarları çok etkiliyor. Nietzche O’nun için “dinamik ve kederli bir dahi” nitelemesinde bulunuyor. Ah keder! Ne çok yağıyorsun yer yüzüne bazı zamanlar. Kederle dost olan kaderle de sağlam dostluklar kuruyor.
Türlü türlü insanlar geliyor bu dünyaya ve gidiyor. Kimilerinin mezar taşı oluyor, kimilerinin olmuyor. Peki bu türlü insanların mezar taşları, yaşam biçimlerine göre yazılsaydı.. mezar taşında ne yazardı acaba? (Genelde herkes için “iyi şeyler” yazılıyor ama herkes hak ediyor mu acaba bu iyi şeyleri?) Hani cesetleri koyacakları o küçük çukurun üstündeki tabelaya! Bir bilge sormuş kendisine tedavi için giden hastaya: “Alışkanlıklarını/kötülüklerini bırakmıyorsun. Mezar taşın bir köpeğinki ile aynı olacak: Yaşadı, hırladı ve yine yaşamaya devam etti ve öldü. Oysa sen bir insan olarak geldin bu dünyaya…”
Ve devam etmiş:
“Peki ölünce mezar taşına ne yazılmasını istersin? Ahmak, bilge, kahraman, iyiliksever, kibir budalası, insanların görmek bile istemediği, adı batasıca, şizofren, sadist, mazoşist, kendisini üç kuruşluk çıkara satan, karaktersiz, iyi bir dost, koca yürekli, müşfik, vefakâr vs... Veya Halet Efendi için söylenmiş bir sözle şöyle bir mezar taşı nasıl olurdu: “Ne kendi eyledi rahat, ne kimseye verdi huzur.” “Hayat nedir” sorusu üzerinde düşünemeyen ölümü nasıl anlasın? Hayatla ilgili bir not daha düşelim Schopenhaur’dan: “Hayat kalıcı bir çözümü olan geçici bir durum.” Haydi buyrun dilediğiniz yorumu yapın. Sanırım en çarpıcısı,  yaşamın “geçici bir durum” olması. O halde düşenenlerin ya da düşünebilenlerin bütün çabası bu “geçici durumu” anlamlandırarak yaşamaya devam etmek midir? En azından “ölünce adım anılsın iyilikle” diyebilmek midir, düşünebilmek, yaşayabilmek. Veya yaşamın sırlarına ermek.
İki ayaklı hayvana dönüşen ne kadar çok insan var. Tarık Buğra “dik sürüngenler” diyordu romanının birinde. Hayvan dediysem hayvanlar da türlü türlü. Kast edilen olumsuzlamalar bukalemun, domuz, yarasa, yılan, akrep, çakal, köstebek ve sivrisinek gibilerle ilgili sanırım. Antropologlara ve kent tarihçilerine göre insanlar birçok şeyi hayvanları gözlemleyerek öğrenmiş. Ağır olacak ama hayvan bile olamayan insanlar tarih boyunca çokça insanların arasına karışmıştır ve karışmaya da devam etmektedir. Hayvanların tamamı öğreticidir (olumsuz betimlemelere konu olanlar dahil), insanların yaşamlarını kolaylaştırıcıdırlar da. O halde canlı cansız bütün varlıklar ve bu arada elbette insan ve bütün hayvanlar yaşam döngüsünün olmazsa olmaz parçaları. Mesela kirpiler. Bir araya toplandıkları zaman, yakınlığın getireceği sorunlardan sakınmak için dikenlerini kullanırlar. İnsanlar arası ilişkilerde de “mesafe” çok değerli bir kavram. Fazla yakınlaşmak zararlıdır. Çünkü, insanlık tarihi ispat etmiştir ki, “insan insanın kurdudur.” Bunu Thomas Hobbes söyleyince eleştirenler çok. Fakat tarih ve günümüz bu sözü her an doğruluyor. Kabil ve Habil olayı da bu durumu anlatmıyor mu?
Tarih boyunca düşünenlerin çoğu deli muamelesi görmüş sözde akıllılar tarafından. Mesela “İyi yaşamayı öğrenmek için iyi ölmeyi öğrenmek gerek” demiş Sokrates. Çılgınca bir ifade. İyi ölmek ne demek peki? Ya şuna ne demeli: “Ondan vazgeçmeye hazır ve istekli olanlar dışında kimse hayatın gerçek tadını alamaz.” Hadi, “ondan vazgeçmeye hazır olmak” neyse de “istekli olmak” ne demek? Seneca’ya bunu söyleten neydi? Bu adamlar ne demek istiyorlar? Yaşam insanların çoğu için tapınılası bir durum. Ama umulmadık bir anda elden çıkıveriyor. O halde ölüm korkusuyla mı yaşayacaksın yoksa ölümü kabullenip, “beklenen ve kaçınılmaz sonu bilerek” mi yaşadığın  anları anlamlandırmayı tercih edeceksin? Olmak ya da olmamak.
Nietzche insan hayvan karşılaştırmasını şöyle yapıyor: “İnsan ve inek arasındaki fark: İnek geçmiş ve gelecek kaygısı taşımaz, anı yaşar. İnsan ise talihsizdir. Geçmiş ve geleceğin baskısı altındadır. Çocukluğun “altın günlerini” neden özlemle anarız? Çünkü, yaşamın acı yüzüyle henüz tanışmamışızdır.” Hayatı acılaştıranlar kimler? Hemcinslerimiz, hayatı bir biçimde birlikte yaşadıklarımız. Hadi kestirmeden söyleyelim, toplum denen büyük makine. “Makine ruhsuzdur. O halde toplum da ruhsuzdur” şeklinde bir önermeye çok itiraz gelecektir ama üzerinde biraz düşünmek gerek. Haksız da sayılmaz bu önermeyi geliştirenler.
“Başkalarının istek ve beklentileriyle meşgul olursun, kendini unutursun.” Bu bir biçimde “başkalarının dertleriyle dertlenirsen kendi dertlerini unutursun” demek oluyor. Budizmin kurucusu Buda’nın hikayesinin veya kendini unutmasının böyle başladığını söylerler. Buda, babasının sarayından ilk kez dışarı çıktığında hayatın dehşet verici yönleriyle karşılaştı: Hasta bir insan, ayağı çukurda bir yaşlı ve bir ceset. O ana kadar asla görmediği ve bilmediği “insanlık halleri.” Varoluşun trajik ve korkunç doğasının keşfi böyle başladı ve dünyadan elini çekip evrensel kurtuluşu aramaya başladı. Kurtuluşun yolu da, sefil ve bedbaht insanlara yardım ve ruhlarını eğitmekten geçiyordu. Şems ve Mevlana’nın öyküsü de benzer şeyleri anlatmıyor mu? Kabalığı, hoyratlığı aşma üzerine kurulu bir yaşam. Şems’in mesajı: Bana öğretildi. Öğrendiğim emanetleri yüklendim. Bu emanetleri aktarıp gideceğim dünyanızdan. Ve gitti.
Bir insanın olup olabileceği en değerli yer neresidir? İnsanı insanlaştıracak, yaşamını anlamlandıracak olan nedir? “Saygın bir merhamet gemisi olarak, insanları mutlu limanlara taşımak.” Yeryüzünün her köşesi ve insanlık tarihinin her anı rahatsızlık verici ve acı olaylarla doludur ve öyle olmaya da devam edecektir. Peki bu acıları nasıl azaltabilir insan? “Rahatsızlık verici olaylara sonsuzluğun penceresinden baktığınız zaman acılarınız azalır (sub specie aeternitatis)”. Öyle mi? Evet! Nasıl olacak bu? İnsanlık denizinde bir damla olduğunuzu düşünerek. Milyarlarca yıllık var oluş tarihinin birkaç yıllık diliminde “geçici bir yaşamı üstlendiğinizi” bilerek ve sonsuza kadar dünya denilen gölgelikte yaşamayacağınızı bilerek. Dünyaya ve içindekilere hiçbir biçimde “olmazsa olmaz” muamelesi yapmayarak. Çünkü, yaşam güneşi de batıp gidecek. O halde ‘batıp gidenlerin peşine takılmadan’ bütün tutkulardan, bağlardan.. en iyi ifade edecek sözcükle “hırslardan” arınmak dünya yolculuğundaki acıları azaltacaktır. “Bağlantıları/bağları bırakma sanatını öğrenerek acılardan kurtulma.” Daha fazla dinle, daha az konuş. İyiyi sakla, kötüyü uzaklaştır. Hiçbir şeye bağlanma, bütün bağlarını kopar. Arzularını kontrol et. Yaşam geçip giden bir gösteridir. Her şey geçicidir.”
Büyük acılar, daha önemsizlerin hissedilmesini engeller. Büyük acıların yokluğunda en küçük dertler büyük sıkıntılara dönüşür. Elbette büyük küçük acıların tamamı insandan uzak olursa insan huzur bulabilir. Fakat, huzuru yakalamak için de acılardan öğrenilmesi gerekenleri öğrenebilmek gerekir.
Aslında çağlar boyunca bütün kültürlerde öğütlenen şudur: “Herkes insanlaşma projesi başlatmalıdır ve uygulamalıdır.” Zira insan görünümündeki herkes insan değildir. Yanılgıya düşmemek iyidir de çok yanılgılar yaşarız. “Olabildiğince az şey dilemek/istemek/beklemek, çok şey öğrenmek istiyorum.” Schopenhauer’un bu isteği tam dervişçe bir istek. Evet ama artık günümüz insanı ve koşulları için çılgınca istekler… Eşya yaşamı devam ettirmede bir amaç mı yoksa araç mı? Eşyanın kölesi olan ne kadar mutlu olabilir ki? “En çoğa sahip olma tutkusu” insanlığı azaltır mı artırır mı? Soru çok. Cevap arayan da yok ya neyse.
“Hayat acı çekmektir. Acıya bağlanmalar/beklentiler neden olur (eşyaya, kişilere). Acının panzehiri arzulardan, bağlardan, benlikten, biriktirme isteğinden vazgeçmektir. İnsan ruhunu yücelten ve arındıran şey, öğrenmek. Durmadan öğrenmek. Ve huzur…
Yalnız kalmayı denemek gerekir yaşamın belli dönemlerinde. Bu bir anlamda gece karanlığında düşünce denizinde demlenmek olarak da görülebilir. Yalnızlık karanlıktır ama aydınlığa çıkarır. Yalnızken düşünebilirsin. Kalabalıkların gürültüsü düşünmeye izin vermez. Çünkü, eğer düşünebilirsen “kendini bilme aydınlığı”nın yolunu bulabilirsin. Huzurun kapısı aralık. O kapı yalnızlık koridorunun sonunda.
Duygulara kendini kaptırmak mantığı iptal eder. Özgür ve berrak bir zihne sahip olmak duygusallıkla olacak iş değildir. “Başkasının benimle ilgili görüşü, benim kendimle ilgili görüşümü değiştirmez, değiştirmemeli. Benim değerimi başkalarının bakışı belirleyemez.” Kitlelerin gözü kördür. Kitleler görmez, sürüklenir ve sürükler.
“Hepimiz kaçınılmaz bir mutsuzlukla yaşamak zorundayız. Kötümserlik, gerçekçiliktir.” Ortalama insanın reddedeceği bir saptama. “Hepimiz” ifadesi mutlak genellemecilik olmuyor mu? Yine de “kötümserlik, gerçekçiliktir” ifadesini sevdim. Mutlu kaç kişi var? İdare mi ediyorsun/ediliyorsun yoksa gerçekten mutlu bir yaşam mı sürüyorsun? Mutluluk, beklentilerine göre bir yaşam ve kişilerden mi kaynaklanır yoksa iç barışından ve zihinsel zenginlikten mi? Bu soru da burada dursun.
Gençliğimizdeki neşe ve iyimserlik hali yaşamın zirvesine çıkıp, “zirvenin ötesindeki ölümü görememe durumu”ndan kaynaklanır.  “I know what is to be young but you don’t know what is to be old.” Evet “ben gençliğin ne demek olduğunu biliyorum, ama sen yaşlılığın ne demek olduğunu bilmiyorsun.” “Çünkü zirvenin ötesini görüyorum” diyor bir bakıma Orson Welles. Gençlik ölümsüzlük gibi. Asla akla hayale gelmez bir türlü sonlanacağı. Ancak yaşam acıdır istisna da olsa gençleri de götürür ve ölümü anımsatır. Ama Nietzche “yaşamın ikinci yarısı daha öğreticidir” derken ölümün görünürlüğünün artmasının öğretici olduğundan mı söz ediyor? Sanırım. Nurettin Topçu “insan hata yapıp arınmak için vardır bu alemde” anlamında bir dünya yolculuğu betimlemesi/belirlemesi yapıyor. Zirvenin ötesi göründüğünde hatalar da daha çok görünür oluyor. “Gençliğim eyvah” demeyenler çok yaşayın.
Bizi rahatlatacak olan nedir? “Teleskopun ters tarafından bakma yeteneğimiz varsa” yaşamı ve dünyayı görülmesi gerektiği gibi göreceğiz. Kısacık, geçici, kayıp giden ve elimizde olmayan bir ömrü sonsuz zannetme hastalığından bizi kurtaracak olan nedir? Schopenhauer: “Sonsuzun penceresinden bakmak (sub specie aeternitatis)” dünyayı ve yaşamı ebediyet (sonsuzluk) bakış açısıyla ele almaktır. İnsandan ve toplumdan uzaklaşarak insanı ve toplumu daha iyi anlayabilirsin.” Çıkın bir dağın başına ve şehre bakın. Nasıl bir makinedir şehir? İçinde yaşayanlar ne yapıyor? Zaman zaman bunu denemek gerekir. “Felsefe yüksek bir dağ yoludur. Yukarı çıktıkça ıssızlaşırsın ve bilincin açılır.” Bu öneriler onları algılayabilenlere hitap ediyor elbette.
“Ne zaman insanların arasında katılsam, daha az insan olarak geri dönüyorum.” Çok kişiden benzer ifadeler çokça işitilir. “Az insan çok huzur” gibi günlük dilde de yaygınlaştığı türden. Bu yüzden Erich Fromm’un “Ben bir insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir” sözü tam da bunu anlatıyor. “Benlik taşıyan” ve özellikle de “hırslarla hasta” olan insanların ne kadarı iyidir? Yaşam boyunca kaç “insana” rastlanabilir? Adamın biri vitrinleri izlerken vitrinlerin birinde bir papağan görür. “Ne güzel kuşmuş” falan diye saf saf söylenirken, papağan “ne bakıyorsun be” diye çıkışır. Adam “Afedersin hemşerim, seni kuş sandım” der ve oradan uzaklaşır. Fıkralar da gerçeklerden türetilir ya. Artık diyebiliriz veya çoktan demişizdir: “Afedersin hemşerim seni insan sandım/sanmıştım.” Yanılgı yanılgı büyürüz. Yasa bu.
Herkese hatta çoğumuza uymaz bu felsefe. “Benim şarkım uymaz öyle her saza” diyen şair de bunu diyordu. Hayatın dışında kalmak, dünyaya dair hırslardan vaz geçmek hatta dünyadan hiçbir şey istememek en büyük mutluluk kaynağı mı? Dalaverecilerin oyuncağı ve soytarıların maskarası olmak istemeyenler için ilk kural, bu iki yüzlüler dünyasından uzak durmak. Sükûnet ağacında huzur meyveleri yetişir. İnsanlara çok yaklaşırsan tiksinti verici hallerine daha çok muhatap olursun. O halde “kirpi dersini” unutma, fazla yaklaşma ki dikenleri batmasın.
Sevdiğimiz, ruhumuzla sevdiğimiz insanların az ve öz olması daha iyidir. Çoklu bağlar çoklu sorunlar üretir. Sefil ve bedbaht çoktur toplumda. Ve elbette sınırlı zekalılar da. Bazı insanlarla kurulan bütün bağlar kirlenmeyle sonuçlanır. “Daha iyi olan az sayıda insan vardır. Bunlara saygı duyulmalı.” Sevgide ve nefrette azami kontrol iyidir. Aşırılıkların hasarı büyük oluyor. “Güvensizlik, güven içinde olmanın temelidir.” Hiç kimse sonuna kadar güvenilir değildir. “Dikensiz gül yoktur ama gülsüz pek çok diken vardır.” Schopenhauer “Bu yazıları kalabalıklar için yazmadım. Nadir sayıda olan düşünebilen insanlar için yazdım ve onlara saygı duyuyorum” derken çok mu tepeden bakıyordu insanlığın sefil durumuna?
İşte burada ölüm ve sonrası hakkında bir değerlendirmeye de yer vermek gerekiyor: Ölümden sonra doğumdan önceki hale döneceğiz. İnsan binlerce yıllık varolmayıştan sonra birden bire var olur. Ölümden sonra da yine eski haline döner. “Yoktun var oldun, yine yok olacaksın” mı? Yoksa Sokrates’in ve elbette dinlerin dediği gibi farklı bir yaşam mı bekliyor burada bizzat hazırladığımız? Herkes yaşadığının ve yaşattıklarının meyvelerini (iyi veya kötü) yiyecek ölümden sonra. Mevlâna’nın şu dizelerine bir bakalım: “Maden iken öldüm, bitki oldum/ bitki iken öldüm, hayvana dönüştüm/ hayvan olarak öldüm, insan oldum./ Öldüğümde yok olmayacağıma göre, neden korkayım?/ İnsan gibi ölünce, melek olacağım/ Ve meleklikten vazgeçip/ hiç bir aklın ermediği o şey olacağım/ ...Hiç şüphesiz biz O’nunuz ve O’na döneriz.” Mevlâna’nın gözlemi böyleyken, Hegel, “çiçek, meyvenin ortaya çıkmasına yol açar, ama meyvenin ortaya çıkması için de, çiçeğin ortadan kaybolması gereklidir; demek ki var olmanın gerçeği, hem çiçek hem meyva olmaktır” demektedir, “Ölüm, hem yok oluşu, hem yeniden doğuşu sağlayan koşuldur.” Hemen Steve Jobs’u da anımsayalım: “Ölüm insan için en büyük icattır” demişti. Jobs’un şu ünlü “mezuniyet konuşması” çok etkileyici. O da etkiledi ve gitti nihayetinde. Bu değerlendirmelerde elbette ölmeye teşvik yok. Ölümün yaşamın doğal ve yararlı bir yanı olduğunu açıklama çabası var.
“Hayatın ikinci yarısı daha öğreticidir. Keşke ikinci yarıda değil de ilk yarıda öğrenebilse insan öğrenmesi gerekenleri. Bilgi sınırlıdır, yalnızca aptallık sınırsızdır.” Nietzche ve Einstein öğrenme, bilgi ve aptallık üzerine bu değerlendirmeleri yaparken insan aklının ve çok bilmişliğinin trajedisine de dikkat çekiyorlar. Çok bilmiş sıradanlıklarla kuşatılmış yaşamlarımız. İşte bu yüzden Heidegger’in dediğini kaç kişi yapabilir/yapabildi: “Hayatın sıradanlığına düşmekten kaçınılmalıdır.” Kalplere dokunamayan, zihinsel ve duygusal zenginleşmeyi sağlayamayan, yara saramayan, “biriktirme hastalığıyla geçen” yaşamlar sıradan değil de nedir?
Yaşamın anlamı zihinsel üretkenliktedir. Bu üretkenliği engelleyen her şeyden kaçmak gerekir. “Dünyayı gerçekliğiyle değil, kişiselleştirerek algılarız. Mutlak gerçekliği asla öğrenemeyiz” diyor Kant.
Hırslarınıza sırtınızı dönün. Çünkü, hırslar ve istekler bitmez. Hırslarının kölesi olursan yaşam büyük bir işkenceye dönüşür. Başarmak iyidir, hırs kötüdür.
Dahilerin yaşamı tek kişilik bir dram: Yalnızlık
Kalbinizi sakinleştirmeniz zihninizi tuzaklardan korur. Duygusallık aklın gözünü kör eder.
Bir kedi okşanırsa mırlar, insanlar da takdir edilmelidir. Asgari huzurun ön koşulu teşekkür etmek ve takdir etmek. Tersinden de düşünülebilir: Teşekkür ve takdir edilmek. “Marifet iltifata tabidir” sözünün sırrı da budur. Emek ve yabancılaşma ilişkisini de açıklayan bir değerlendirmedir bu. Emeğinin ve çabalarının karşılığını alamazsan kendine, çevrene, topluma ve toplumsal yapıya yabancılaşırsın.
“İnsan bütün yaşamını kendisini mutlu edeceğiniz sandığı şeyin peşinde geçirir. Amacına nadiren ulaşır. Ulaşsa da çoğunlukla düş kırıklığı yaşar.” 
Nasıl bir yaşam bu bizimki? Durup düşünüyor muyuz? Mezar taşımızda ne yazacak?
Sonnot: Yaşamak güzeldir (Life is beatiful). Var olmanın dayanılmaz güzelliğini yaşam boyu anlamlandırabilme çabaları değerlidir. En iyisi şairlerden esintilerle bitirelim. “Yaşamak umutlu bir iştir.” Umudu hep canlı tutmak gerekir. Her şey yoluna girer. “Yeter ki gün eksilmesin penceremizden.”  

https://www.imdb.com/title/tt0118799/