Akif Çukurçayır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Akif Çukurçayır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2020 Pazar

Vatan ve Yaşamak Üzerine

"Millilik Akımı" yazarı Ahmet Hikmet Müftüoğlu (1870-1927) Çağlayanlar'da, "çile çekmeyen varlığını duyamaz" diyor; vatan, millet ve karakter analizleri yapıyor.

Çile yoksa, kendi kendinin varlığını bile hissedemezsin.

Çile çekmeyen, düşünemez, sorgulayamaz, anlayamaz; bir robottur o!

Bireyin çilesi, vatanın çilesi, insanlığın çilesi farklı düzeylerde ve farklı kategorilerde değerlendirilebilir. İnsan ve insanlık her düzeyde ve farklı tonlarda çilelere muhatap olmaktan kurtulamıyor.

Vatan kavramı, günlük dilde çok kullanılıyor. Neredeyse herkesin vatandan anladığı farklı bir içerik...

Nedir vatan?

Sadece "uğrunda ölünen" mi?

Hep ölünür mü vatan için?

Yoksa, vatan için "yaşamak" da var mı, "vatanseverlik seçenekleri" arasında?

Tarihiyle, değer yargılarıyla ve milletiyle özdeşleşmiş olan insan, vatanına, yurduna, değerlerine saldırıldığında elbette ölümüne mücadele edecek ve bu uğurda can vermekten kaçınmayacaktır.

Vatan için ölmeye her zaman eyvallah da, yaşamaya neden yokuz, neden alkış tutmuyoruz yaşama; neden yaşamı yüceltmiyoruz? 

"İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" söylemi neden içselleştirilemiyor? 

Nekrofilik olmak yerine biyofilik olmak konusunda neden bir duyarlılık geliştirilemiyor?

Her koşulda "fikri hür, vicdanı hür" yaşayabilmek de vatanseverliğin en önemli göstergelerindendir. Çünkü vatan "çalışkan insanların omuzlarında yükseldiği gibi", "fikri hür ve vicdanı hür nesillerle" de bir millet olma kültürüyle ve bilinciyle de yükselir.

"Yurtta barış, dünyada barış" ilkesi "yaşatmaya" odaklıdır; vatanın ve vatandaşların selameti ve geleceği için çok anlamlıdır. 

"Savaşmaya hazır ol, eğer istersen sulhu salah" ilkesi de yaşamsal önemdedir. Vatanı savunacak her türlü güç hazır bulunacaktır ki, yurtta ve dünyada barış içinde yaşama olanağı da olsun.

***

Ama her durumda, "yaşama" ve "adaletle yaşatma" vatanseverliğin vazgeçilmez amacı olmalıdır.

"Senin için ben ağlarım, benim için kim ağlasın" durumu yok mu hep?

Hayat, adı üzerinde yaşamak ve canlı kalmak işi neden çok da önemsenmiyor ki bazı coğrafyalarda?

Hep "ağlamak" durumu, toplumlara saadet getirir mi, getirmiş midir?

Oktavio Paz, Yalnızlık Dolambacı'nda "ölüm"ün bazı coğrafyalarda şenlik vesilesi olduğunu yazıyordu. Meksika gibi toplumlarda hayat ve ölüm beraber anılırmış ve ölüme hüzün yüklenmezmiş...

***

Fuzuli;

"Zar gönlüm tende zindanı bela tutsağıdır/ 

Rahm kıl devletli sultanım mürüvvet çağıdır" demiş sevgiliye.

Çile ve bela tutsağıyım "ten/beden zindanında" ama bir anlamda "ben buna alışığım fakat merhamet eyle cömertlik zamanıdır" da diyor.

Zorluklar ne kadar sarmalasa da yaşamları, toplumsal bir iyilikle sıkıntılar ve zorluklar aşılmalı değil midir?

Her birey, toplumsal bütünlük ve süreklilik için "önemli ve değerli" kılınmalı değil midir?

Özellikle bizim coğrafyamız "hakikati örtmek, saklamak" konusunda pek mahirdir. 

Çile ve sıkıntıları, "saadet, ferahlık, zenginlik" gibi göstermede oldukça yetenekliyizdir.

***

Şair Nedim; 

"Gülüm şöyle, gülüm böyle! demektir yare mutadım/

Severim canım seni ey gül! ki canana hitabımsın." demiş.

Biz millet olarak vatana böyle sevdalıyız. Fakat nedense, vatanı vatan yapanların; vatan coğrafyasının sakinlerinin huzur, barış, adalet, hukuk ve refah kavramlarıyla birlikte yaşaması üzerinde hiç düşünmeyiz! Hele son zamanlarda bütün toplumsal erdemlerin ve birikimlerin bireysel çıkarlarla yer değiştirdiği gibi bir kanaat da yaygınlaşıyor. Bir anlamda çoraklaşıyor bütün erdem coğrafyaları....

Aslında vatanı vatan yapan, üzerinde yaşayanların adaletle, huzurla ve hukukla "yaşatılma iradesi"dir. İşte o zaman "vatana" bir sevgili gibi seslenmek de anlamını bulabilir.

***

Ahmet Hikmet, buradan yola çıkarak Kurtuluş Savaşı sonrası için diyor ki;

"Türkiye yıpranmış, tozlu, ciltsiz; lâkin mühim, müfid (faydalı) bir kitaptır."

"Bu vatanda her şehide bir taş dikilseydi, memleketimiz baştan başa bir kabristan olurdu..." Evet, çok öldük bu vatan için... Tarihimiz bir "var olma ve ayakta kalma mücadeleleri" tarihidir.

"Bu Türk tufanı, bu feyiz tufanı insanlık için rahmetti" diyor yazar. Evet, doğrudur öyle olduğumuz zamanlar çoktu tarihte. Birçok ırkın, dinin ve kültürün huzur içinde bir arada yaşayabildiği dönemlerimiz oldu.

Ancak, Cahit Sıtkı'nın dediği gibi "Zamanla nasıl değişiyor insan, hangi resmime baksam ben değilim" durumlarını da görmemezlik etmeyelim. 

Toplum da, neredeyse her on yılda bir hangi resmine baksa "ben değilim" diyor. Hep gidenlerin, öncekilerin, eski zamanların özlemiyle geçiyor toplumsal zamanlar... 

Bir anlamda yaşadığımız tarih de böyle akıp gidiyor...

Adalet duygusunun yitirildiği, yardımlaşma ve anlama erdemlerinin günlük kaygılara/beklentilere kurban edildiği dönemlerimiz de çok oldu.

"Bir zamanların mukallitleri (taklitçileri), sonra muhakkik (gerçeği arayan)" olurlar diyor Ahmet Hikmet. Ama gerçekten öyle mi oluyor?

Yoksa taklitçilik de "coğrafyanın kaderi" haline mi geliyor?

Gogol'un "Ölü Canlar" romanındaki Çiçikov gibi sahtekârlardan muhakkik de olmaz, mütefekkir (düşünür) de... Çiçikov'ların olmadığı bir dünyayı başarmak için insanlık tarihi büyük mücadelelerle doludur. Ancak, ne yazık ki bu mücadelede Çiçikovlar hiç eksik olmamıştır ve başarı da elde etmişlerdir.  

***

" Lisanın (dilin, sözün) ömrü, insanın ömründen uzundur." 

"Ebedi olmayan elem (acı), felaket değildir. Neşe, gözlerin çiçeğidir."

"Benim fikrimle mütefekkir (düşünen), benim emellerimle (amaçlarımla) emeldâr (yaşayan)" kimse olmasa da; ideallerinle yaşıyorsan "fikrinde muannit (kararlı), muhabbette muannit, muharebede (mücadelede) muannit olmaya devam etmek zorundasındır.

Vatan için, sevdiklerin için, kendi özge canın için çekmen gereken çilenin ilkeleridir bunlar.

Umutsuzluk, düşünce çilesi çekenlere haramdır!

(Ahmet Hikmet Müftüoğlu'na rahmetle ve saygıyla. Tırnak içi alıntıların ve şiirlerin tamamı Çağlayanlar kitabındandır...)

3 Ağustos 2020 Pazartesi

DOSTLUK ÜZERİNE

Bu da Ağuştos için bir başlangıç yazısı olsun.
"Dostluk" diye bir kavram vardı. 
Artık, sizlere ömür.
Mesele kişisel değil, genel olarak dostluk öldü. 
Dostluk, yerini "çıkarlara ve beklentilere" bırakalı çok oldu.
Oysa ne muhteşem bir ölçüt vardı, insanlığın ve sözde-özde inananların bildiği:
"Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler vaz geçmem..."
Şimdi bırakın Güneş'i ve Ay'ı, bir takım menfaat kırıntıları dostlukları satmaya yetiyor.
Dost, bütün dünyayı verseler; bütün dünya karşısına dikilse dostundan vaz geçmeyendir.
Aksi, sadece sahteliktir.

***
Dost, dünya karşısına dikilse dostundan endişe etmeyendir. 
Mesela, "ben dostlarımı kalbimle değil ruhumla severim, çünkü o ölümsüzdür" diyen şair neyi anlatıyor?
Dostluklar ve kişisel ilişkiler "çıkarlara dayalı" uluslararası ilişkilere dönüştü.
Trajik bir komedi çağında en ucuz şey oldu.
Sevdiğim, dost bildiğim, güvendiğim hiçbir insan hakkında kanaatim değişmedi, değişmeyecek.
Çünkü, hayat dediğimiz bu garip yolculuk "kalıcı çözümü olan geçici bir durum..."
Sözde dostlar, dost görünenler, makam ve koltuk dostları konusunda da hiç yanılmadım.
Hiç yanıltmadılar, bu yüzden de mutluyum.
Yaşadıkça insanı ve insan yanımı daha iyi tanıdığım için ya da tanımaya çalıştığım için; yaşadığım her an sonsuz bir şükür duygusu içinde olmaya gayret ediyorum.
İnsan yaşamının her anı paha biçilmez değerdedir; ne yaşarsa yaşasın, nerede yaşarsa yaşasın... 
Yeter ki aklını, vicdanını ve yolunu kaybetmesin...
Çünkü, ilahi ve sonsuz hakikat değişmez, değişmiyor:
"Ve insan aldandı..."
"İnsan zalim ve cahildir..."

***
İnsanlar, çok kolay aldanıyor; çok kolay vaz geçiyor.
Ciğersiz, insan bile olamamış, ucuz menfaatlerinin peşinde insanlığın yüz karası olmuş ve olacak olanların algılarına teslim olana dost diyebilmek için, sanırım akıl, karakter, insanlık ve vicdan sahibi olmamak gerekiyor.
"Gerçek dost gölge gibidir; eğilsen de düşsen de seni bırakmaz..." demiş birileri. Ne kadar doğru!

***
Birkaç "dostluk" sözü:
Dostluğu çıkarı kadar olanın, yokluğu büyük kazançtır.
Dostlar, karanlıkta parlayan yıldızlar gibidir; onları her zaman göremezsin. Fakat daima orada olduğunu bilirsin...
Dostlarımı azalttım, baktım düşmanlarım da azalmış...
Geride bıraktıkların mı var? Boş ver! Sana iyi gelen insanların geride ne işi var?
En vefakâr dostumuz gölgemizdir. Ama unutmayın ki, o da yoldaşlık etmek için güneşli havayı bekler.

***
Son söz:
Büyük yalnıza dost olmak, dostlukların risksizi, güvenlisi ve kusursuzu...
İnsanların çoğu, yalnızca menfaatlerinin ve beklentilerinin dostu.
İdrak edebilmek ve yaşayabilmek dileğiyle güzel dostluklar diliyorum.
Hayat boyunca "insana rast gelesiniz" sevgili "dostlar..."

19 Temmuz 2020 Pazar

Çocuklar Büyüyünce

A. Saint Exupery'nin "Küçük Prens" isimli kitabı dünyaca bilinmektedir. 
"Savaş Pilotu" isimli kitabı ise, pek az tanınmaktadır. Bu kitap, pilotluk da yapan yazarın savaş, çocuk, büyümek ve yaşamın anlamı üzerine kaleme aldığı düşüncelerinden oluşmaktadır. 
Ben bu "yazı-yorumun" başlığını "Savaş Pilotu" yerine "Çocuklar Büyüyünce" olarak seçtim. 
Çünkü, kitap ele aldığı konularla birlikte çocukların masumiyetini çok etkili biçimde anlatıyor. 

***
Çocukluk, gençlik, yaşlılık ve ölüm. Hayat başlar, ilerler ve biter. Ama çocukluğun o eşsiz masumiyeti hiçbir evrede görülmez.
İnsanın, heyecandan kalbi küt küt atarak bir eşiği aştığı gün var; bu eşiğin dibinde öğrencilik biter ve hayat başlar.
Yetişkin insanların yaşamını dolduran kaygı, tehlike ve acılar öğrencilik çağındakiler için çok geçerli değildir.
Çocuk, yaşlanmaktan korkmaz. Çocuktur o; oyununu oynar.
İnsanlar şu uçsuz bucaksız yer yüzünde pek az yer kaplıyor aslında.
Ah, o uçsuz bucaksız ülke; çocukluk...
***
İkinci Dünya Savaşı'nda 40-50 milyon arası insan yaşamını kaybetmiştir. Bu rakamın 60 milyon olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü, 100 milyondan fazla askerin savaşa katıldığını yazıyor bazı kaynaklar. 
Exupery de savaşa katılanlardan ve yıkımı görenlerden:
"Savaş korkunçtur. Onu yaşadım ve 15 gün içinde 150 bin kişinin can verdiğini biliyorum.
Yaşam, her zaman planları bozar."

***
Savaş, ölüm ve yıkım yıllarında insanın tutunacağı yegane dal: Sevgi!
Sevgi, genişlik duygusu verir insana.
Anılarım, biriktirdiğim şeyler, bütün sevgilerim elimde. 
Bir ağacın kökleri gibi, toprağın derinliklerinde köklerim var. 
Hep umutsuzca umut besledim.
Büyüdünüz mü, kendi başınıza bırakırlar sizi.
Büyükleri kimse korumaz çünkü.

***
"Yaşamım her saniye bana yeniden bağışlanıyor" diye düşünmüşümdür hep. 
Paylaşılan ekmeğin tadını hiçbir şey veremez. Ekmek, vatanımın evlerini ışıklandırıyor, hayat veriyor insanlarıma.
Kabul ettiğim tek zafer, tohumun yaşama gücündeki/inadındaki zaferdir.
Düşünen insan tohum demektir; bir gerçeği bulan başkalarına da gösterir.
Yalnız sevgi götürür insanı zafere.
Aklı fikri güneşte olan tohum, taşın toprağın kayanın arasından kendine bir yol bulur her zaman.

Her şeyden önce varlığımızı yadırgamamak,her şeyini kabullenmek zorundayız.
Var olabilmek için her şeyden önce sorumluluk yüklenmek gerekir.
Herkes, herkesten sorumludur.
Her insan, bütün öbür insanların günahını omuzlarında taşır. 

Uygarlıktır, insanları yoğuran.
İnsanlar soysuzlaştıysa, yenildiysem yakınmaya hakkım var mı?
Ağaç, köklerine benzemeyen dallarla dışa vurur kendini.

Yavaş yavaş unuttum kendi doğrularımı. İnsan'ın bütün insanları, taş'ın da bütün taşları özetlediğini sandım.
Hiç kimsenin umutsuzluğa kapılmaya hakkı yoktur. Umutsuzluk, kendi benliğinde Tanrı'nın yadsınması demektir.
Umutlu olma ödevi: "Çok mu önemli sayıyorsun kendini? Kendini beğenmişlikten başka bir şey değil senin umutsuzluğun."
Kederli insan, herkesi kedere boğar.
Sözün kısası insanı (insanlığı) yitirdik.
İnsan ailesi için ölür; bir takım nesneler ya da duvarlar için değil.
Bir sevgi yaratabilmek için, ilkin kendinden bir şeyler vermek gerekiyor.
Bütün iddialarını kaybedenlere susmak düşer...
***
Yazarlık böyle bir şey: Savaş, acı, ölüm arasında yine vicdan, yine sevgi ve yine umut...


26 Haziran 2020 Cuma

Marie Antoinette

Dünyanın her yerindeki ve her dönemindeki insan hikâyeleri bir biçimde herkese dokunur. 
Milyarlarca insanın ortak paydası, "insan olmak"tır çünkü...
İnsanlığın da, milyarlarca görüntüsü var.
***
"Hakikat, genelde görünmeyende/gösterilmeyende saklıdır" derler. 
Ve hakikati görebilmek için;
- Belirli bir ölçüde akıl ve zekâya sahip olmak;
- İstekli olmak;
- Gönül gözüyle bakmak;
- Vicdan sahibi olmak;
- Zihinsel anlamda da sağlıklı olmak gibi bir takım gereklilikler vardır.
***
Masum ve cani, insanlık tarihinde kişilere, devirlere ve olaylara göre yer değiştirebilmiş; masumlar ve caniler olan değil, olması istenen rollere büründürülebilmiştir. Bu tarihin değişmez yazgısı ve trajedisidir. Elbette trajediler genelleştirilecek kadar çok olmasa da; azımsanacak kadar da az değildir.
Tarihi kahramanların çoğunun yaşamında, biraz okuma ve araştırmayla bunu görmek olanaklıdır.
Marie Antoinette de, tarihin en talihsiz kadınlarından biri. Hiç ilgisi olmadığı halde Fransız Devrimi'nin içine sürüklenen ve yaşamı elinden alınan Avusturyalı Fransa Kraliçesi'nin yaşamını Stefan ZweigDan okudum. Biraz da başka bilgi kaynaklarına baktım."Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler" sözü kendisine mal edilse de böyle bir sözü söylediğine dair her hangi bir bilgi yoktur. 
Tarihin ve talihin elinde oyuncak olmuş yaşamlar, tarihin ve talihin elinde hep var olagelmiştir; olmaya da devam edecektir kuşkusuz. 
***
Stefan Zweig kitaba "Hakikat ile siyaset pek nadir olarak aynı çatı altında yaşar" diyerek giriş yapmış. Marie, siyasetle hiç ilgilenmediği halde siyasal olayların ve karmaşanın içine çekildi. Kraliçe Marie Antoinette öldürülmeden önce her türlü ahlaksızlığı yakıştırdılar; 1815'ten sonra ise "azize" ilan edildi. Çünkü, iktidar değişmişti. "Siyaset ile hakikatin aynı çatı altında barınamaması" bu olsa gerek. Mevsime göre iyiler ve kötüler hep yer değiştirir. Sanırım tarihin insanlığa ilenci de budur.
***
Marie Antoinette, ne iyi ne de kötü; yalnızca sıradan bir kadındı. Ama bir facianın baş aktörlerinden biri ilan edildi. Çünkü, kurban gerekiyordu.
İnsanın kendine göre bir alan bulamaması bir faciadır. Kaderin en iyi kırbacı felakettir. Nitekim, Marie Antoinette bu durumu idrak ettiğinde çok geç olmuştu:
"İnsan felaket içinde iken ne olduğunu daha iyi anlıyor. Tarih, fena bir akibete hazırladıklarına önceden haber vermiyor" diyordu ama artık çok geçti.
***
Madam du Barry örneğinde de olduğu gibi, 15. Louis döneminde "herkes liyakatine göre değil, dalkavukluk derecesine göre ünvan kazanıyor. Madam du Barry'nin celladına son sözleri, "Bir dakika daha" olmuştur. 

Bu dönem Rococo veya Lale devirleri gibidir. Antoinette'in aslında siyasetle ve yönetimle hiç ilgisi yoktur. En büyük zaafları eğlence, elbise ve elmaslardır. O yalnızca eğlenmek istiyordu.
Yanlış dostlar edindiği için yaklaşan felaketi göremedi. Annesi ve kardeşi mektuplar yazarak, "Eğer ıslah olmazsanız büyük felaket kaçınılmaz olur" diye uyarıyorlardı. 

Eski devirlerde düşmanları tepelemek için zehir ve bıçak kullanılıyordu. M. Antoinette devrinde ise kalem ve mürekkep zehir kadar öldürücü olabiliyordu. (Aslında hiç değişmiyor bu hakikat. Şimdi de sosyal medya araçları...)
"Felaket bir insanın ahlakını değiştirmez. Fakat uyuyan bazı yeteneklerinin uyanmasını sağlar ve gelişmesine yardımcı olur. Şeytani zekâsı olanlar genellikle sıradan insanlara bir korku hissi verirler. Karaya hücum eden dalgalar toprağı birden bire kaplamaz; daima, biraz geri çekildikten sonra daha şiddetli hücum eder" diyor Marie, onca felâketi yaşadıktan sonra... 

Oğlunu kendinden ayırdıklarında, bakıcılarına yazdığı mektup oldukça etkileyici bir psikanaliz örneğidir:
"Oğlumun sağlığı her zaman mükemmeldir. Yalnız sinirleri zayıftır. Küçükken, henüz beşiğinde uyurken en küçük gürültü onu rahatsız ederdi. Dişlerini sorunsuz çıkardı. Etrafında köpek görmediği için bu hayvanların havlaması onu rahatsız ediyor. Bu hali beni korkutmuyor. Eminim ki, büyüyünce geçecektir. Sağlıklı ve gürbüz çocukların hepsi gibi o da neşeli, gürültücü ve öfkelidir. Fakat sevmeyi ve sevilmeyi çok seven uyumlu bir çocuktur. Fevkalade onur sahibidir. Yeni tanıdığı insanlara iyi davranır. Yakından tanıdıklarına nazlanır ve hırslanır. Bir şeye söz verdiği zaman sözünü muhakkak tutar. Fakat boş boğazdır; her işittiğini ve gördüğünü tekrarlar. Biraz tatlılık ve biraz sertlikle muhakkak yola gelir. Yaşına göre pek güçlü bir karaktere sahiptir. "Affedersiniz" demekten nefret eder, özür dilemeyi sevmez. Çocuklarımın bana güveni vardır. Kusurları olduğu zaman onları anlayacağımı bilirler. Ben de öfkelendiğimi ve üzgün olduğumu hissettiririm.  Gereksiz bir şey istemem onlardan..."

Ve Marie Antoinette, olağanüstü bir dramın kahramanı olarak 38 yaşında giyotinde can verir. Bir kavganın en alakasız kurbanlarından biri olarak, kitlelerin aklını kaybedişinin sonucu olarak hayatından olur. Evet, kaos ve karmaşa kitlelerin aklını alır ve masumla cani ayırt edilemez hale gelir. Kendi iradesinin dışında bir trajedinin ortasına sürüklenir ve o trajedi tarafından yutulur. 
Af dilemeden mertçe başını giyotine uzatan Antoinette, insanlığın "farklı anlatılan öykülerinin aksine" sıradan ve dürüst bir insan olarak yaşamıştır. 1793 yılı Avusturyalı Fransız Kraliçesi'nin dünyaya veda yılıdır.

Sonuçta insan, daha çok trajedilerden öğreniyor. Öğrenmek isteyen insan, elbette... Önyargı duvarlarını aşıp, insanlığın hikâyelerini öğrenmek için okumak gerek. Çünkü, insan her yerde insan. Etiketler,
isimlendirmeler, kimlikler önemsiz hale geliyor trajediler karşısında. 
Fransız Devrimi'ni (1789) yapanlar da, ortamın ve kaosun kurbanı olmuş; giyotine gönderdikleri gibi kendileri de giyotinin kurbanı olmuşlardır. 
İnsanlık tarihinin zavallılığı açıkça bütün dönemleriyle ardımızda duruyor. Ama bu zavallılık, sefalet, haksızlık, toplumsal linçler hiç bitmiyor.
İyiyi, gerçeği, adaleti, barışı ve özgürlüğü arayış hiç bitmiyor.
Ama karşısındaki kötülük de hiç bitmiyor.
İnsan böyle yaşadı, yaşıyor ve yaşayacak...
Yeryüzü, her gün kötülüklerle ve iyiliklerle yeniden kuruluyor ve yeniden yıkılıyor...
Yaşam böyle kodlanmış...
Yazgı!...


30 Mayıs 2020 Cumartesi

Semerkant: Nizamülmülk ve Selçuklu Sultanları

Kent doğar, büyür, ihtişamlı zamanlar yaşar; gün gelir ölür ve nekropolise dönüşür. İnsanın yazgısı ile kentin yazgısı birlikte yürür. Saltanatlar, ordular, bilginler, sanatçılar, buluşlar, alt üst oluşlar, doğumlar, ölümler, kuruluşlar, yıkılışlar, krallar, imparatorlar, fetihler, monarşiler, cumhuriyetler, demokrasiler, aşklar, acılar... 'Birey'e, 'toplum'a ve 'devlet'e dair ne varsa, hepsi kenttedir, kentledir ve kentlilerledir. Her kent, bir doğum ve ölümdür; sevgidir, nefrettir; kavuşmadır, ayrılıktır; kuruluştur, yıkılıştır...
Semerkant, bir dönemin Buhara, Horasan ve Taşkent'i gibi hem İslam coğrafyasını hem de dünyayı ışıklandıran sembol Türk kentlerinden birisiydi. Romanlara konu olan, efsaneleriyle tarih olan bir kentti Semerkant. İhtişamlı zamanlarından yalnızca bir kaç asaletli iz barındıran ve şimdilerde adını sanını çoğunun bilmediği bir kent, okuduğunuz bir romanla kendisine aşık edecek kadar gizemli ve muhteşem bir geçmişle karşımıza çıkabiliyor. Ben de (ne yazık ki), ününü çok eski zamanlarımdan bilsem de, Semerkant'la böyle karşılaştım.  
Kentler üzerine yazılmış çok sayıda romana rastlayabilirsiniz. Ama Amin Maalouf gibi bir kalemden Semerkant'ı okumak demek, tarihi bütün boyutlarıyla yaşamak ve o dönemin aktörleriyle özdeşleşmek, konuşmak, tarihle akmak demek... Nizamülmülk gibi bir efsane devlet adamı; Anadolu'yu yurt yapan Sultan Alparslan; Tuğrul ve Çağrı Beylerin bilinmeyenleri; Sultan Melikşah'ın devlet adamlığı ve nihayet Ömer Hayyam gibi bir dehanın dolaştığı coğrafyalar ve talihsizlikler...  Selçukluların bir zamanlar yurt edindiği Tebriz ve Isfahan'ın büyüleyiciliği geçmişten bugüne uzanıyor.

Amin Maalouf, 
Sultan Alparslan döneminden başlayarak Orta Asya şehirlerini, hükümdarlarını, saray entrikalarını, zaferleri, yenilgileri ve elbette tarihi ihanetleri çok güzel anlatıyor.

Roman'daki bazı kısımlardan kesitler ve yorumlar:
Cengiz Han, Doğu'nun başına çöken en yıkıcı afetti. Pekin, Buhara, Semerkant gibi şehirleri yeryüzünden kazıdı. Semerkant gibi bir bilim, kültür ve irfan yurdu da Cengiz eliyle yeryüzünden neredeyse silinmişti. Kısa sürede bütün coğrafyaları ezip geçen Cengiz Han, Türk, İslam ve Çin kültürünün ürettiği evrensel bilginin büyük kısmını yok etti. Kaleleri yıkmakla, insanları öldürmekle yetinmedi; yüzlerce yılın birikimi eserleri ve kütüphaneleri de yaktı, yıktı.

O Semerkant ki;
"Ve şimdi gezdir gözlerini Semerkant'ın üzerinde! Değil mi ki o yeryüzünün ecesidir. Alıp tüm diğer kentlerin yazgı iplerini eline, çıkmamış mı hepsinin üstüne gururla?" Edgar Allan Poe (1809-1849).

Ne güzel bir kent tanımı:
Semerkant, Dünyanın ezelden beri Güneşe çevirdiği en güzel yüz.

Kentlere özgü övgülerin en güzellerinden birisi de İstanbul için yapılmamış mıydı?

"Bu şehr-i Sitanbul ki bî-misl ü bahâdır
Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır."

Şair Nedim, İstanbul'u paha biçilemez değerde görmekte ve bir taşına Acem mülkünü feda etmekteydi.
İnsanların o zamanki, bu zamanki ve gelecekteki koyu cehaletleri ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi:
"Hiç, bildikleri hiç, bilmek istedikleri hiç..." Ömer Hayyam
İnsanların kör cehaletle, önyargıyla, bilgisizlikle yaşaması günümüze özgü değil, bütün çağların en devasız derdidir. Bilmez; bilmediğini de bilmez. Cehaletin en kötüsü...

"Gözlerini, kulaklarını ve dilini korumak istiyorsan; gözlerin, kulakların ve bir dilin olduğunu unut!" Semerkant Kadısı Ebu Tahir. "Görme, duyma ve konuşma" öğüdü sanırım koltuğunu, menfaatini korumanın ve hayatta kalmanın bir yolu olarak önerilmiş... Makyavelizmin farklı bir versiyonu.

"Mekke, Semerkant, Şam ve Palermo: Dört kent. İsyan yıldızı altında doğmuşlardır. Hz. Muhammed Mekkelilerin kibrini kılıç zoruyla yendi." İnsanların olduğu kadar, kentlerin kibirleri de var muhakkak. Kentlerimiz, memleketlerimiz, toplumlarımız bazen 'putlaştırılır." Sanki, Güneş sistemleri, aylar, yıldızlar ve bütün evren bizim, ailemizin, köyümüzün, kentimizin, toplumumuzun var olması için var edilmişler gibi ezeli bir yanılgıyla yaşarız. Oysa, insanlar her yerde insandır. İnsanı, kenti, toplumu yücelten yalnızca "insanlığa kazandırdıkları", bütün insanlığın kabul ettiği evrensel değerlerdir.

"Değildir yoksul, azla yetinmeyi bilen..." Ö. Hayyam
İbni Sina'dan sonra tıp, astroloji, matematik, fizik ve kelâmda dönemin en iyisi Hayyam.
Tuğrul ve Çağrı Beyler'in birisi "öfke"yi, diğeri "itidal"i temsil ediyor. Bir savaş sonrasında Nişabur'da Tuğrul Bey kendisini öldüreceğini söyleyerek Çağrı Bey'i zulümden vazgeçirmiştir. Ölümsüz olduğunu zannedenlere, "ölümlü" olduğunu bilen birinin "adaleti" canı pahasına öğütlemesi paha biçilemez bir erdemdir. 

Çağrı Bey'in oğlu Sultan Alparslan, Alparslan'ın oğlu Melikşah. Selçuklu tarihine damga vuran bu sultanlar kısa zamanda büyük fetihler yapmışlardır. Abbasi halifeleriyle anlaşarak geçici de olsa, bir barış dönemi yaşanmasını sağlamışlardır.

Sultan Alparslan, çok kısa bir zamanda Kars'taki Ani kentini (1064) fethetmiş, ardından Diyarbakır'a geçmiş ve tarihi değiştiren zaferlerden birisini Malazgirt'te (1071) kazanmıştır. 
Sultan Alparslan'ın sonu ve ölmeden önceki sözleri oldukça trajik:

"Daha dün bir tepenin üstünden birliklerimi teftiş ediyordum. Onların adımlarının altında yerin sarsıldığını hissettim ve kendi kendime 'Şu Cihanın hâkimiyim! Benimle kim boy ölçüşebilir?" dedim. Allah bu kibrime karşı insanların en sefilini, yenilmiş, esir düşmüş bir adamı, bir idam mahkûmunu saldı üzerime; o benden daha güçlü çıktı, vurdu devirdi beni tahtımdan, aldı canımı." 
Ve 43 yaşında iken, tutsak aldığı kale komutanı tarafından öldürüldü.

"Ecel çıkıverir pusudan;, benim, ben diye!." Ö. Hayyam

"Hiçbir şeye şaşırma, hakikatin de insanların da iki yüzü vardır." Selçuklu sultanları Alparslan ve Melikşah'ın büyük veziri Nizamülmülk.

Nizamülmülk, başkalarına istediği hareketleri yaptıran kuklacı gibiydi. Suskunlukları dillere destandı. Devlet adamı yetiştirmek için okullar açtı, sultanların her zaman en iyi idarecisi oldu.

Melikşah'ın otağı ve başkenti Isfahan. 
"Isfahan, nısf-ı cihan." Cihan'ın (dünyanın) yarısı demek, Isfahan demek. O dönem 60 kervansarayı , 200 sarrafı ve kapalı çarşılarıyla dünyayı büyüleyen bir kent Isfahan. 

Dönemin bilgini ve seyyahı Ömer Hayyam'ın romanda geçen bazı şiirleri ve sözleri:

"Geçip gidiyor o asude gençlik çağı/ 
Ömrümün ağızda bıraktığı tat da acı.

Iztıraptan belin büküldüğünde/ 
Dünyanın üstüne ebedi bir gece çöksün istediğinde/ 
Yağmurun ardından ışıldayan yeşilliği düşün/
Düşün bir çocuğun uykudan uyanışını.


Ne bilginler geldi, neler buldular!
Mumlar gibi dünyaya ışık saldılar...
Hangisi yarıp geçti bu karanlığı?
Birer masal söyleyip uykuya daldılar.

Oyuna çıkıyoruz birer ikişer;
Bitti mi oyun, mezardayız hepimiz.

Yaşam soluğumuzun kaynağını soruyorsun;
Çok uzun bir hikâyeyi özetlemek gerekirse;
Derim ki, çıkmış ummanın derinliklerinden,
Sonra umman yutuvermiş onu yeniden. 

Cennet de sende, Cehennem de.

Hiçbir sultan benim kadar mutlu, hiçbir dilenci benim kadar mutsuz değildir."

Bir dönemi ve aktörlerini tanımak için "iyi romanlar" da oldukça iyi kaynaklardır; okumayı sevenler için. 



11 Mart 2020 Çarşamba

SOKRATES'İN SAVUNMASI

Ünlü filozof Epiktetos bir köledir. Sahibi sürekli işkence yapar. Bir gün Epiktetos'un bacağını bir mengeneye sıkıştırır. Epiktetos der ki, "Daha fazla sıkarsan kırılacak". Sahibi sıkmaya devam eder ve bacak kırılır. Epiktetos sakin bir şekilde "Sana kırılacak demiştim ,bak kırıldı" der. Kötülükler karşısında iki seçenek vardır: Ya Epiktetos gibi bilgelikle ve kadercilikle karşılamak, ya da "göze göz dişe diş kuralı"nı uygulamak ki, ikinci seçenek hukuk'tur. "Sokrates'in Savunması'nda" da görüleceği üzere, Sokrates de, Epiktetos'un yolunu benimsemiştir. Hangi yolun "son tahlilde" daha doğru olduğuna nasıl karar vereceğiz?

Bu giriş'ten sonra Sokrates'in savunmasına geçebiliriz:

İyi insanlar ölmez! Peygamberler, filozoflar, şairler, büyük mazlumlar, büyük fatihler... Kötü insanlar da ölmez. Tarihe bakınız, hepsi yaşıyor. İyiler insanlığın onur sayfasında, kötüler de insanlığın rezillik sayfasında... Terazi, vicdandır!
En zayıf yanımız isimlere, aidiyetlere, sembollere, farklılıklara karşı aşırı ön yargılı olmamız. Kendi aidiyet zindanlarımızda veya daracık zihinsel hücrelerimizde genellikle önyargılarla yaşarız.  Mesela, sözkonusu olacak olan "Sokrates" mi, hemen zihinsel ve duygusal olarak duvar öreriz ve hiç ilgilenmeyiz, ötekileştiririz. Biraz yakından bakabilsek, her insanın hikâyesinde kendi hikâyemizden bir parça buluruz oysa. Tarihin her döneminde, her yerde ve her kültürde, insan hep aynı insan. Yaşadıkları hep aynı. Coğrafyası, kimliği fark etmiyor. Aidiyetler, renkler, ırklar, kültürler değişiyor ama yaşananlar hep aynı. Dünyanın her coğrafyasından öğrenilebilecek çok şey var. 

Evet, bu yazıda konu Sokrates ve Sokrates'in ölüm anı. Bu anları en iyi anlatan bölüm, Platon'un "Devlet" isimli kitabının çevirisinin önsözü. Sabahattin Eyüboğlu tarafından 1940'lı yıllarda yapılan çeviri en iyisi.


Milattan önce 399'da 71 yaşında ölüm cezasına çarptırılıyor Sokrates. Güle oynaya ölüme gidiyor. Dostları ve yakınları üzülürken o gülüyor. Çünkü, yaşamın ölüm ve sonrasıyla bir bütün olduğuna inanmış. Mevlana'nın Şeb-i Arus diye nitelediği ölümü bir anlamda Sokrates de öyle yorumluyor ve gidiyor. Güle oynaya, dünyayı kötülere bırakarak "bir başka yaşama gidiyorum" diyerek ayrılıyor kötülerin dünyasından,  
***
Her iyi insanın başına gelebildiği gibi, Sokrates  de çekemeyenleri tarafından iftiraya uğruyor ve 500 kişilik Atina Meclisi'nde yargılanıyor. Sözde yargıçlar iftiracıların yanında. 220 karşı oya rağmen 280 kişinin onayı ile "baldıran zehiri içmek suretiyle idamına" hükmediliyor. O dönemin "demokratik yargısı" da iftiracıların beklentisini karşılıyor. Sokrates'in savunması bütün çağlara ışık tutabilecek nitelikte. Savunmadan bazı alıntılar özetle şöyle:
- Atinalılar, beni suçlayanların (iftira atanların) sözleri o kadar yalan ve aldatıcı ki, kendi hesabıma onları dinlerken beni öyle bir anlattılar ki, az kalsın kim olduğumu unutuyordum, kendimi tanıyamadım. Fakat onlar doğru tek kelime bile söylememişlerdir. Ama ben hep gerçeği söyledim ve şimdi de söyleyeceğim.
- Bu yalanları uydurabilmek için, doğrusunu söylemek gerekirse  insan çok utanmaz olmalıdır.
- Kötülükleri ve fenalıkları yüzünden önce kendilerini bile inandırmaya çalışan ve sizleri bütün suçlamalara inandıran insanlar, uğraşılması en zor olanlardır. 
- "Sen de herkes gibi olsaydın bu dedikodu ve suçlamalar olmazdı" diyenler var. Fakat bu benim karakterime aykırı.
- Benim suçum bazı alanlarda fazla bilgi sahibi olmak, insanları kandıranları, topluma kötülük yapanları uyarmak. (Doğal olarak düşmanlıklarını kazanmak...)
- Asıl bilen Tanrı'dır. Ben yalnızca yaşamın her alanıyla ilgili birşeyler öğrenmeye çalışan meraklı bir insanım. 
- Bana iftira atan yalancılardan Meletos şairlerin, Anytos politikacıların, Lykon da hatiplerin garezine tercüman olmuştur (onlar adına iftiracı olmuşlar ve bu rezil davranışı sergilemişlerdir.) Ben açık sözlü ve içten olduğum için benden nefret ettiler.
- Bana karşı kin, düşmanlık ve çekememezlik... İftira ve düşmanlığın nedenleri bunlardır.
- Hakikaten değerli olan bir kimse "yaşayacak mıyım, yoksa ölecek miyim" diye düşünmemelidir. (Bu kaygıyı yaşamın bilincine ulaşanlar taşımazlar.) İçinde "dürüstlük ateşi" olan kişi ölüm veya yaşam konusunda kaygılanmaz. Kaygılanması gereken, bir şeyi yaparken doğru mu eğri mi, iyi bir insan olarak mı kötü bir insan olarak mı yapıp yapmadığıdır. Truva'da "Hektor'dan sonra kaderin seni bekliyor" dediler Aşil'e. Yani, "öleceksin dediler. O da, "onursuzca yaşamayı seçemem. Bundan sonra hemen ölebilirim. Düşmanlarımdan intikamımı alırken onurluca ölmeyi tercih ederim" dedi.
- İnsanların en büyük korkusu olan ölümün hakikatte büyük bir iyilik olmadığını kim bilebilir? İnsanlar en büyük kötülük olarak gördükleri şeyin en büyük iyilik olup olmadığını bilemezler.
- Ömrüm oldukça düşünce (felsefe) ile uğraşıp, bunu her önüme gelene de anlatacağım, ancak Tanrı'ya baş eğerim. Ben sadece iyi insanlara kötülük yapmanın kötü ve onursuzca bir davranış olduğuna inanırım.
- Ben vücudunuza, servetinize değil ruh terbiyenize önem vermenizi istiyorum.
- Ölmem lazım gelirse bin kere ölmeye razıyım. Yolumu asla değiştirmeyeceğim. Ben her zaman size şunları söylemeye devam edeceğim: "En büyük parayı, en büyük onuru, en büyük şanı kazanmak için sınırsız bir endişeyle davranıyorsunuz. Ama ruhunuzun gelişimi ve bilinç sahibi olma konusunda bir çaba göstermemekten utanmıyorsunuz. Para erdem getirmez. Ama erdem her türlü iyiliğe ulaştırır."
- Benim gibi bir adamı öldürmekle beni değil, kendinizi öldürmüş olacaksınız. Çünkü, adaletten sapacak ve haksızlık yapacaksınız. Böylece kötü ve rezil Meletos gibileri ödüllendireceksiniz.
İnsana, yurttaşa özgü erdemleri öğreten biriydim. Bana sürülmeye çalışılan lekelerin neden kaynaklandığını anlatayım. 
- Ben Atinalıları yanlışlarından dolayı dürtükleyen bir at sineğiyim. Yanlış yaptıklarında onları hep rahatsız ettim.
- Dostum Homeros'un dediği gibi "Tahtadan veya taştan yapılmış değilim. Nihayetinde ben de bir insanım. İnsan ana babadan dünyaya geldim ve bir ailem var."
- Şuna inanmalısınız ki sayın yargıçlarım, mühim olan ölümden veya cezadan kurtulmak değil, haksızlıktan sakınmaktır. Çünkü, haksızlık ölümden daha hızlı koşar, toplumu zehirler, toplumu öldürür. Bana haksızlık edenler, kötülük yapanlar ömür boyu vicdanlarında kötülük ve haksızlık cezasıyla yaşayacaklar. 
- Ölümün kötülük sayılması yanılgıya düşmektir. Ölen kimse ya hiçliğe, yokluğa eriyor, hiçbir şey bilmez oluyor ya da denildiği gibi ölüm bir değişmedir; bulunduğumuz yerden ruhun bir başka yere göçmesidir. Ölüm her duygunun kısılması, sönmesiyse; deliksiz bir uykuya benziyorsa, ne eşsiz bir kazançtır ölmek.
- Öte yandan ölüm bizi buradan başka bir yere götürecek geçit ise, orada bütün insanlar toplanıyorsa, bundan daha büyük iyilik olur mu sayın yargıçlar?
- İyi bir insana yaşamı süresince de, öldükten sonra da hiçbir kötülük gelmez. Kötülük sanılanlar iyiliğe döner, Tanrı korur onu.
- Ayrılmak zamanı geldi artık, yolumuza gidelim: Ben ölmeye, sizler de yaşamaya. Hangisi daha iyi? Tanrı'dan başka kimse bilmez bunu!
- Izdırapsız bir yaşam, yaşanmaya değmez.
- Ruh efendi, beden köledir. Ruh ölümsüz, beden ölümlüdür. Tanrı'nın ve ruhun bilincine varanlar ölçülü ve korkusuzdurlar.

*** Ölüm cezası verildikten sonra Sokrates:

"Doğruyu söyleyen ve yaşayan öbür dünyada ölümsüz olacak. O halde ey dostlarım eğer beni öldürürlerse sakın üzülmeyin. Kimseye borcum yok. Dostum .... bir horoz borcum var. Benim adıma onu öderseniz bu dünyadan borçsuz giderim. 
Müsaade edin yan odada yıkanıp temizleneyim." 
Ve sonra baldıran zehrini kendi içti. Odada biraz dolaştı. Dostlarına gülümsedi. Zehir etkisini göstermeye başlayınca yavaşça uzandı ve hayata veda etti. 

Sokrates adaleti, iyiliği, bilinçli olmayı, kamu yararını savunduğu için sonsuza kadar iyi anılacak bir isim olarak tarihe geçti. Ya ona iftira atma ve haksızlık yapma rezilliğini ve sefilliğini gösterenler? 
Onlar da sonsuza kadar lanetle, tiksintiyle, nefretle anılacaklar, anılıyorlar. 
Hayat hep böyledir ve böyle devam edecek...
Yaşamın kuralları, kodları ve aktörleri hiç değişmiyor. Uygarlık hikâyesi ne kadar değişse de...


4 Kasım 2019 Pazartesi

Yalnızlık ve Yaşamın Yanılgılarına Dair

(Yalnızlık, alınyazısının insanı kendi kendisine ulaştırmak için başvurduğu bir yoldur. Herman Hesse)

İnsan, sosyal bir varlıktır  ve insanın yalnız olamayacağı herkes tarafından kabul edilmiştir. "Herkes" kim? Kendisine verilen yaşam armağanını olması gerektiği gibi "rutinleriyle ve bir anlamda sıradanlıklar toplamıyla" tamamlayabilenler sanırım "herkes" sınıflandırmasının içine girer. Bu "herkes" doğar, büyür, sonunda yaşlanır ve ölür. İz bırakamadan, hafızalarda uzun süre yer etmeyecek bir biçimde çeker giderler bu dünyadan. Bu belki de dünyaya gelenlerin en büyük başarısıdır. Normal bir hayat yaşayıp ölmek... Ancak, insana dair gerçeklikler de değişiyor artık. İnsanın sosyalliği de yalnızlığa doğru evriliyor. Bir tam anlamıyla yalnız olanlar, bir de kalabalıkların ve toplumsal olanın içinde yalnız olanlar var. Yalnızlığın olağanlığı, sıradanların kalabalıklığı ve belirleyiciliği eşyanın tabiatı.

Düşünenler var bir de, kalabalıklar içinde yalnız... "Herkes" gibi yaşamayı başaramayanlar, herkesin ve her şeyin ötesine geçebilenler. Olayları, insanları ve yaşama dair her şeyi farklı algılayan, gören ve yorumlayanlar. Tarih boyunca bu tür insanlar hep var olmuştur. Filozoflar, bilgeler, ermişler, ozanlar vs.

Bu kategorideki insanlar "herkesin" göremediğini gören ve gördükleriyle de bir yaşam ve dünya tasarımı oluşturan ve böyle olduğu için de genellikle yalnızlaşan insanlardır. Kalabalıkların ve sıradanlıkların dışındadır bunlar. J. J. Rousseau'yu çoğumuz biliriz. Yaşamının sonuna doğru aradığı huzuru yalnızlıkta bulan ve yaşadıklarını "Yalnız Gezenin Düşleri" diye kitaplaştıran Rousseau, aslında düşünebilenlerin ve yalnızların kaderinin tercümanı olmuştur. "Düşünmek" çünkü dünyanın ağır işidir ve her bünyenin terazisine uygun değildir.

Rousseau'nun yalnızlık, yaşam, ölüm, insanlar, eleştiri, umut gibi konuları nasıl yorumladığına bakalım:
- "Eleştiri" söz konusu olduğunda akıl çıkar ortaya. Demek ki, eleştirebilenler akıl denen mekanizmayı kullanabilenlerdir. Siyasi düşünceler tarihinde çok önemli bir yeri olan "Toplum Sözleşmesi"ni 1762'de yazmış ve ömrünün sonuna doğru bildiğimiz görüşlerinin çok dışında şaşırtıcı belirlemeleri olmuştur. Şu cümleleri için kitaplar yazılabilir: "İlerleme ve bilimsel gelişme insanın mutluluğuna katkı yapmamış, eşitsizliği artırmıştır. Uygar insan özgürlük ve erdemi lüks yaşam ve tüketim uğruna bir kenara bırakmıştır." 
Bu düşüncelerin eskimezliği ve muazzam tespitler olduğu bugünkü insanlığın sefil durumundan anlaşılmıyor mu?

Şimdi gelelim Rousseau'nun tanımladığı acılara ve yalnızlığa: "Acı, ölüme yakın olma, bireysel mutluluğu ve iç huzuru arama, kişiye özgü bir erdeme duyulan gereksinim, toplumsal olandan kaçma arzusu uyandırıyor/uyandırdı.." 

Kalabalıkların ruhu yoktur. Kitleler düşünmezler, sürüklenirler. Toplumsal olan karşısında birey, zaman zaman vahşi bir ormanda yırtıcı sürülerin saldırısına maruz kalan yalnız bir ceylan gibidir. Toplum bir makinedir ve öğütür. Doğru olana bakmaz; popüler olana, güncel olana, rağbet görene ve moda olana bakar. 

Ve sonunda o durağa gelir "düşünen insan":
"Soğuk, hüzünlü düşler... Küskünlük, yalnızlık ve tarihin dışına itilme..." Çünkü, kalabalıklar seni öğütmek istiyor, kendine uydurmak istiyor. Sense "var olmak" istiyorsun. Kalabalıkların genel kabullerine ve saplantılarına rağmen kendin olmak istiyorsun.

Rousseau, yıkıcı ve yıpratıcı düşüncelerden sonra huzuru bulur. Daha ileriye gider ve neredeyse hem topluma ve hem de yaşama sırtını döner: "Dünyada benim için her şey sona erdi. Burada artık bana ne iyilik ne de kötülük yapabilirler. Bu dünyada korkacağım ya da umacağım hiçbir şey kalmadı. Bu dünyaya yabancı bir gezegenden düşmüş gibiyim. Yüreğim bedbahtlığın ateşinde temizlendi."
Buraya Nurettin Topçu'dan bir cümle: "Yaşam,  arınma/olma yolculuğudur." Demek ki, "bedbahtlığın ateşinde temizlenen yürekler" arınabiliyor.

Roussau insanların iki yüzlülüğü, ihaneti ve bilumum kötülükleri karşısında "Tanrı adildir; O acı çekmemi istiyor. Fakat masum olduğumu biliyor. İşte O'na güvenmemin nedeni bu. Şikayet etmeden acı çekmeyi öğrenelim; sonunda her şey yoluna girecek."
Çünkü, yaşam bir anlamda bir savaştır: "Doğduğumuzda girdiğimiz savaş meydanından ölünce çıkarız." Ne savaşı bu? Her şeyden önce elbette kendini bulma ve var olmanın bilincine erme savaşı.

"Öğrenmeyi istediğim zaman, başkalarına öğretmek için değil kendim bilmek istediğim için öğrendim. Mutsuzluk (veya sorunlarla dolu bir yaşam) şüphesiz çok büyük bir öğretmendir ve dersleri de pahalıdır."

Düşünüyorsunuz... Yaşama dair farklı şeyler algılıyorsunuz, görüyorsunuz ve en büyük yanılgınızı yaşıyorsunuz: Etrafın da, kalabalıkların da sizinle birlikte olduğunu zannediyorsunuz. Sonra sabah oluyor ve bakıyorsunuz kalabalıkların derdi ile sizin derdiniz hiçbir biçimde örtüşmüyor.
Günaydın o halde: "Boş umutlardan kurtulunca artık kendimi esas ve süreklik zevkim olan kayıtsızlığa ve zihin dinlendirmeye bıraktım. Dünyayı da, şatafatını da terk ettim... tutkularla arzuları da kalbimden söküp attım.
İnsanların budalaca düşüncelerine ve kısacık ömrün küçücük olaylarına gereğinden fazla önem verdiğimi gördüm. Dereye düşen bir tüy, suyun akışını bozabilir mi? Küçük olaylar da hayatın akışı içinde önemsizdir."
Rousseau, yaşamın sonlarına doğru bir derviş gibi bu düşüncelere ulaşmış ve huzuru bulmuş. Çoğunluğun tarzı, "doğru olan" değildir her zaman. Toplumdan ve çevresinden gördüğü kötülükleri yorumlama biçimine bakalım: "Felaketimde bana güç veren ancak masumluğumdur ve bu yegâne kaynaktan mahrum olup kötülüğü seçemem. Kötülük etme sanatında onlara yetişebilir miyim? Yetişsem de yapacağım kötülük hangi derdime iyi gelir? Kötülük yaparsam ancak kendime olan saygımı kaybederim."

Konfüçyüs, Buda, Sokrates, Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş gibi insanlığın ve yaşamın sırlarını çözenler de aynı düşünceleri dillendirmemişler miydi?

Rousseau da ömrünün son mevsiminde aynı yoldan ilerliyor: "Sabır, itidal, adil davranış insanla anılacak olan iyi niteliklerdir ve bunların sürekli zenginleştirilmesi gerekir. Yaşlılığımın geri kalanına adadığım konu yalnızca budur. Daha erdemli olarak yaşama veda edebilirsem ne mutlu bana! Yaşamını gerçek uğruna tehlikeye atabilmek erdemdir (vitam vero impendenti). Borçlu olduğumuz gerçek, adaleti ilgilendiren gerçektir."
"Kalbin huzur içinde olması ve hiçbir tutkunun bunu bozmaması gerekir. Hareket olmadan hayat sadece aşırı bir uyuşukluktur. Mutlak bir sessizlik/hareketsizlik kedere sürükler. Bu ölümün görüntüsüdür."
Herkesin unuttuğu ve asla kaçamayacağı mutlaklık; hayatın bitiş düdüğü: ÖLÜM

Herkesin kendine sorması gereken bir soruya dair de Roma İmparatorlarından Vespasien'i (M.S 71) örnek veriyor: "Vespasien yeryüzünde 70 sene geçirdim, sadece 7 yıl yaşadım demiş."

Evet, çok önemli bir soru: Yüz yaşında da ölseniz, gerçekte "kendiniz olarak" kaç yıl yaşarsınız? Veya şimdiye kadar kaç yıl yaşadınız/yaşadık?

19 Ekim 2019 Cumartesi

Ginko Bloba, Goethe ve Yaşama Dair

Almanya'da bulunduğum sırada büyük Alman şairi Goethe'nin evinin bulunduğu Weimar'ı ziyaret etmiştim. Weimar ziyareti sonrası şiirimsi bir şeyler de yazmıştım, "Ben de dolaştım kralların, şairlerin, filozofların gezdiği bu bahçelerde..." gibisinden...

Weimar'dan aklımda kalanlardan bazılarını paylaşmak istiyorum. Schiller gibi önemli bir ismin de kenti Weimar; aynı zamanda Almanya'nın ilk ve başarısız Anayasası'nın (Weimar Anayasası, 1918) yazıldığı kent. Başarısız, çünkü Almanya'nın çöküşünü ve İkinci Dünya Savaşı afetini hazırlayan en önemli faktörlerin başında sayılıyor bu anayasa...
Neyse konumuz bu değil elbette...

Goethe bütün dünyanın bildiği ve hayran olduğu büyük Alman şairi. 1749-1832 yılları arasında yaşayan şair, dünya edebiyatında büyük bir iz bırakmıştır. 
Her büyük insanın eserleri ile gerçek yaşamı arasında önemli uyuşmazlıklar olabilmiştir. Goethe her doğumda ve ölümde muhakkak seyahate çıkarmış. Bir anlamda yaşamın sıkıntılarından uzaklaşmayı seçmiş hep. Buna bencillik denebilir mi?
Evet!... Ancak, insanlık tarihinde kaç insan böylesine izler bırakabilir ki? Sanıyorum şairlerin ve filozofların bu tür insani zaaflarını görmezden gelmek daha doğru.

Etkileyici, mistik bir ortam... Büyük, ferah ve geniş bir yeşil alanın içerisinde, dev ağaçların gölgesinde Goethe'nin evi... Masası, kalemleri, eşyaları olduğu gibi bu müze evde duruyor. O seyahatte Goethe'nin 65 yaşında unutulmaz aşk şiirleri yazdığını, bunlardan birisinin de Ginko Bloba ağacıyla ilgili olduğu anlatıldı. Ağaç uzak doğudan getirilmiş, Avrupa kıtasına yabancı. O ağaç hala Goethe'nin evinin olduğu mekânda varlığını sürdürüyor. Oldukça etkilenmiştim. Mevlana'nın "yer ve gök" metaforu gibi, insanın ötekiyle "tamamlanma yolculuğu"nu Goethe, Ginko Bloba ağacıyla anlatıyor. Yaprak ikiye ayrılmış gibidir, ancak herkes onu "bir" bilir. Sevgi, ikiliği bir yapar.

Şair, Ginko Bloba şiirinde sevdiği Marienne'ye şöyle sesleniyor:

"Doğudan bahçeme gelen emanet 

Şu ağacın yaprağı,
Hoş, gizemli bir mesaj verir, 
Bileni işte böyle sevindirir.
Canlı bir varlık mıdır bu?
İçten kendi kendini bölmüş.
Yoksa onlar iki ayrı güzellik midir,
Ki insan onları bir olarak bilir?
Böyle sorulara cevap vermek için,
Galiba doğru anlamı buldum:
Hissetmiyor musun şiirlerimde, 
Tek ve çift olduğumu benim?"

Mevlana da, "yer ve gök" metaforuyla insanın ötekiyle tamamlandığını anlatıyor ki, Erich Fromm Sevme Sanatı isimli kitabında bu anlatıma özel bir yer veriyor. "Hayat aşktır. Hayatın hayatı ise ruhtur" diyor Goethe. 



Hem Mevlana, hem de Goethe'nin varlığının anlamını sevgiyle izah etmeleri üzerinde düşünmek gerekir. Nefret ve düşmanlık insanlığı yok ediyor, yaşamı anlamsızlaştırıyor ve çoraklaştırıyor. 


Kıtalar dolaşan cehalet, hırs, bencillik, vicdansızlık, hukuksuzluk insanın yolculuğunun özünü unutturuyor ve insanı adeta çöpe dönüştürüyor. 

"Yaşadı ve öldü gitti" sıradanlığı yaşamı yaşanmaz hale getiriyor. İnsanın saflaşması, kötülüklerinden arınması gereken bu yaşam yolculuğunda ne Goethe'ye ne de Mevlana'ya yer var...
Sadece iki yüzlü konuşmaları süslemek ve sosyal medyada onların diliyle geçinmek için var olan birkaç isimden yalnızca ikisi Mevlana ve Goethe...

Ve insan aldandı...
Ne büyük bir cehalet zehirlenmesidir yaşanan...
Bugünün dünyasında sevgi, empati, hakkaniyet, anlama ve anlamlandırma çabalarına yer yok...
Yalnızca hırsların tatmini için dünyayı yakanlar var...
Miktar ideolojisinin kurbanı milyarlarca insan...
Herkes "en çoğa" sahip olmak istiyor.
Kim ölmüş, kim kalmış kimin umurunda...
Sonuçta "kalan sağlar" dünyanın çarkını döndürüyor rahatlıkla...

İyi ki, iyiye ve iyiliğe olan umut hep var oldu ve insan var oldukça da var olacak...
İyi ki, insanlığın kandilleri olan bilge insanlar, sanatçılar, şairler, filozoflar, düşünen insanlar var olmuş tarih boyunca...

Yoksa, Cemil Meriç'in deyimiyle "göğüslerinde bir kalp çarpmayan" bunca ceset, dünyanın sonunu çoktan getirirdi...

Mevlana'yla son verelim:

Evet Ahmet benim, ama dünkü Ahmet değil
Her gün bir yerden göçmek ne iyi
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş
Dünle beraber gitti cancağızım.
Ne kadar söz varsa düne ait
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.
Mevlana



30 Eylül 2019 Pazartesi

İnsan Adı Verilen Tuhaf Varlık ve Teknolojinin İblisliği Üzerine

Teknoloji insanlığı mahveden bir İblis mi?
Yoksa insanlığın yaşamını güzelleştiren bir iyilik meleği mi?
Bu soruyla ilk kez Ivan Illıch'i okurken karşılaşmıştım.
Öyle ya, ilkel çağlardan günümüze teknoloji sürekli biçim ve işlev değiştiriyor, gelişiyor... Ve aynı zamanda dönüştürücü gücüyle muazzam bir büyücü rolünü oynuyor.
İlkel çağlardaki mutsuzluk ya da mutluluk oranlarıyla, günümüzdeki oranları karşılaştırabilecek bir bilimsel çalışma her halde yapılamaz.
Ancak, olaya genel bir düşünüşle yaklaşılırsa acaba nasıl bir resim ortaya çıkar?

"İnsan denen tuhaf varlık" ifadesini kullanan birçok düşünür ve yazar olmuştur.

İnsan, "tuhaf" çünkü öğrenme yeteneği olmayan bir varlık.
Hemen itiraz etmeyiniz.
Elbette öğrenme yeteneği var. Ama, yalnızca kendi ömrüyle sınırlı.
Kendinden öncekilerin yaşadığı acılar, hüzünler veya mutluluklar hiçbir zaman "insanın yaşamını etkilemiyor" veya daha doğru bir deyimle "ders" olmuyor.
Eğer "ders" olsaydı ya da insanın yaşanmışlıklardan öğrenme yeteneği olsaydı, yeryüzünde milyarlarca insan bu kadar acı çekiyor olur muydu?

İlkel zamanlardan bugüne insan;

Zayıflık ve güçlü yönleriyle aynı,
Sömürmesi ve sömürülmesiyle aynı,
Haksızlık yapması ve haksızlığa uğramasıyla aynı,
Çaresizliğiyle ve çözüm üretmesiyle aynı.

Doğadaki "güçlü olan yaşar" kuralı, toplumda da "güçlü olan yaşar" olarak insanlığın her döneminde geçerli olmuştur. Bu acımasız ve adaletsiz yapı, mikro ölçekten makro ölçeğe, bütün ölçeklerde geçerlidir.

Bir küçük köyden, küresel sisteme kadar...
"Teknoloji" bu durumu daha da derinleştirmekte ve "güçlülerin yaşamasını", "zayıfların sürünmesini ya da yok olmasını" daha da kolaylaştırmaktadır.
Bugün yer yüzünün siyasal, sosyolojik ve kültürel fotoğraflarına bakıldığında bu durum çok bariz bir biçimde görülmektedir.

Bazı düşünür ve yazarlara göre insan denen tuhaf varlık, 19. yüzyılda teknoloji isimli büyücüyle ya da iblisle tanıştı. Çünkü, ulaşım hızlandı ve dünya küçülmeye başladı. Elektriğin keşfi bütün ölçüleri yerle bir etti.

Sokaklar, caddeler, mahalleler aydınlanmaya başladı.
Yaşamın özü ve içeriği hızla değişiyordu.
Zaman ve yer kavramı artık tamamen başka anlamlar kazanıyordu.
Kentler, ülkeler ve sonra kıtalar birbirleriyle haberleşmeye başladı.
Takvimler 1837'yi gösterdiğinde iki İngiliz elektirik akımı ile mesaj iletmeyi başararak insanlığa farklı bir yön çiziyordu.

Artık haberler, yazılar ve düşünceler dünyayı dolaşabilecekti. Nitekim öyle de oldu. Stefan Zweig'ın deyimiyle birçok olay karşısında "dünyanın kalbi aynı anda çarpacaktı..."

İnsanlar birbirini tanıyacak, uygarlık dünyanın dört bir yanına nimetlerini ulaştıracaktı.
......
Bugün, Elon Musk'ın Mars'a ve Ay'a insan taşıyacak olan "Starship"i tanıttığıyla ilgili haberler bütün medya araçlarındaydı.
"İnsan denen tuhaf varlık" önce "turist" olarak uzayın derinliklerini keşfedecek, sonra da yaşam kolonileri kurarak var oluşundan bugüne aradığı huzuru oralarda bulmayı deneyecek (mi?).
Belki... Hepsi ve daha da ötesi olabilecek... Olabilecek şeyler...

Ama bu "tuhaf  varlık", canavarlığını, hırçınlığını, adaletsizliğini, hukuksuzluğunu, sömürücü yanını, bitmez tükenmez cehaletini terk edebilecek mi?

Kesinlikle hayır!
Çünkü, bir veri kaynağına göre 18, diğer veri kaynağına göre 62 kişinin serveti dünyanın yarısının servetine eşitse; ilk çağlardan bugüne var olan sömürü ve haksızlık düzeni "uzayın derinliklerinde de" devam edecek demektir.

Bakın yer yüzüne!

Afganistan'dan Libya'ya kadar; Kuzey Kore'den Myanmar ve Doğu Türkistan'a kadar; Suriye'den Yemen'e kadar...

Bütün dünya yoksulluk, her türlü kirlenmişlik, zulüm, adaletsizlik, sefalet altında inim inim inliyor.


Teknoloji neyi değiştirdi, değiştiriyor, değiştirecek.

Ellerde akıllı teknoloji aygıtları var ve bütün dünyayı "insan denen tuhaf varlık" avucunun içine alabiliyor... Ama büyük çoğunluğun bir gram huzuru yok... Çünkü, akıllı teknolojiler akılsızlığı, cehaleti, nobranlığı, bencilliği, ötekileştirmeyi, ayrıştırmayı, adaletsizliği, sömürüyü ortadan kaldırmıyor.

Açlık, küresel ısınma, kentsel ve kırsal yoksulluk... Meta fetişizmi: Marka ve gösteriş tutkusu; görünme hastalığı...

Teknoloji, insanın hiçbir sorununu çözmüyor; yapaylık, kirlilik, yoksulluk derinleşiyor.
Teknoloji, yaşamı göreceli olarak kolaylaştırıyor...
Peki "teknolojik zehirlenme" boyutu?
İnsanın kalbinin ve ruhunun yaralarını tedavi etmek yerine, derinleştiriyor... Ve toplumsal yaralar da kanamaya devam ediyor.
"Dijital ölümsüzlük", "yapay zeka", "nesnelerin iletişimi" hiçbir yaraya merhem olmuyor. Ruhsal bunalım, kuşaklar arası uçurum, tutsak kimlikler, bağımlılık salgını, buyurgan sistemler, tehlikeli ayrışma, ötekileştirme ve soyutlamalar bütün yıpratıcılığıyla devam ediyor.

İnsan, "hırs ve kibir" bataklığında debelendikçe hiçbir teknoloji ve gelişme

insanlığı geniş ölçekte bir mutluluk alanına taşıyamayacak.
Greta Thunberg kızımız çok haklı: Dünya, her şeyden önce bir çevre felaketine doğru hızla koşuyor.

Evet;

"Var biraz da sen oyalan..."
Yaşam oyunu çabuk biter!...
Ne hırs kalır, ne kibir kalır, ne hayal kalır, ne de sen kalırsın...

14 Eylül 2019 Cumartesi

YILDIZIN PARLADIĞI AN: FATİH SULTAN MEHMET

İnsanlık tarihini dönüştüren kişilerin sayısı nedir acaba? Sıradanlıktan kurtulan; fetihle, sanatla, bilimsel buluşlarla ve felsefeyle insanlık tarihini yön veren kaç kişi tarihteki seçkin yerini alabilmiştir? Kuşkusuz milyarlarca insan gelip geçmiştir ama öldükten sonra yaşayanların sayısı oldukça azdır. Onlar gökteki yıldızlar ve okyanustaki inciler gibidirler.
Fatih Sultan Mehmet de, yalnızca Türk tarihini değil her yönüyle insanlık tarihini etkileyen ve biçimlendiren parlak yıldızlardan birisidir ve insanlık tarihi boyunca sevenleri ve sevmeyenleri tarafından hayranlıkla anılmış ve anılacaktır.

Stefan Zweig, tarihin kırılma anları ve o anların mimarlarını yazmış, YILDIZIN PARLADIĞI ANLAR isimli kitabında. İlk yıldız olarak da, Fatih Sultan Mehmet'i seçmiş ve İstanbul'un
fethini anlatmış. Türk tarihinin ve elbette Osmanlı tarihinin en büyük hükümdarları arasında seçkin bir yere sahip olan Fatih Sultan Mehmet, bir insan olarak her şeyiyle sıra dışı ve hayranlık uyandıran bir kişi. 

Daha 21 yaşında dünyanın gidişatını değiştiren ve yön veren bir kişidir Fatih. İstanbul'un fethi bir çağın kapanışı ve bir çağın açılışından çok daha büyük bir olaydır. Bütün dünyanın ekonomik, siyasal, toplumsal, bilimsel ve teknolojik yeni  ve hızlı bir evreye girmesinin de ana sebeplerinden birisidir. Coğrafi keşifler, rönesans ve reform hareketlerinin bu tarihten sonra ortaya çıkması ve güçlenerek dünyayı değiştiren olgulara dönüşmesi rastlantı değildir. 


Stefan Zweig'ın anlatımıyla Fatih ve fetih:
5 Şubat 1451'de bir ulak Manisa'ya geliyor ve babasının öldüğünü haber veriyor. Zeki ve azimli şehzade kimseye haber vermeden en iyi atına atlıyor ve Edirne'nin yolunu tutuyor. 

Şehzade Mehmet'in Osmanlı hükümdarı olduğu haberi Avrupa'yı dehşete düşürüyor. Yüzlerce casustan öğrendikleri şudur: Genç sultan İstanbul'u fethetmek için ant içmiştir ve gece gündüz bu işin planlarıyla meşguldür. Askerlik ve siyaset alanında çok maharetlidir. Hem dindar, hem de acımasızdır. Bilim ve sanat adamıdır. Sezar'ın ve diğer Romalıların yaşamını Latince aslından okur. Bu yorgunluk bilmeyen genç Avrupa'yı ve Bizans'ı korkutmaktadır. 

İstanbul Roma'nın, Avrupa'nın ve elbette Bizans'ın son pırlantasıdır. Ülkesiz ve gövdesiz bir başa dönüşen İstanbul artık can çekişmektedir. Son Bizans imparatoru Konstantin Dragas'ın sırtındaki hükümdar elbisesi sadece bir hayal pelerinidir. Konstantin Avrupa'dan hemen yardım isteyecektir. Zira, İstanbul Avrupa'nın onurudur. Bizans hemen kavgalı olduğu Roma ve Venedikle barışmaya ve ittifak yapmaya çabalıyor. İstanbul sayesinde Avrupa Birliği düşüncesi ortaya çıkıyor. 

Genç Sultan bütün hazırlıklarını tamamlayana kadar hep barıştan söz etmiş, yaptığı anlaşmalara sadık kalacağını açıklamıştır. Keyhusrev'in boğazı geçtiği en dar yerde Rumeli Hisarı'nın inşaası başlıyor. Sonunda 5 Nisan 1453 günün birden bastıran bir seli andıran muazzam bir Osmanlı ordusu Bizans önündeki vadiyi kuşatıyor. Sultan Mehmet seccadesini yere seriyor, Mekke'ye dönüyor  ve arkasındaki dev ordu da aynı şeyleri yapıyor. Büyük bir dua yükseliyor. Herkes kuvvet ve zafer için dua ediyor.

Kentin surları üç katlı bir zırh tabakası gibi kenti koruyor. Sultan Mehmet bu duvarları nasıl yıkacağını gece gündüz düşünüyor. Büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Teodos surları bir türlü yıkılamıyor. Her ne pahasına olursa olsun, yeni bir saldırı aracı bulmak zorundadır ve bir Macar ortaya çıkıyor; binlerce araba dolusu cevher bu Macar ustanın emrine veriliyor ve dev toplar dökülmeye başlıyor. Dünyanın o zamana kadar tanıdığı topların en büyüğü yapılıyor. Bu "taş atan makine" surları yıkacaktır. Bu demirden canavarlar İstanbul'a binlerce insan ve hayvan gücüyle getiriliyor. Ve bu ağır toplar Bizans surlarını parçalıyor, lokmalara ayırıyor. Sultan Mehmet'in 150 bin kişilik ordusu bütün gücüyle saldırıyor surlardaki deliklerden İstanbul'a girmeye çalışıyor. Çocukların ellerinden tutan yüzlerce kadın kiliseleri doldurup dualar ediyorlar ama hiç kimse Bizans'ın yardımına gelemiyor. 

Ceneviz yardımını getiren gemiler görününce Türk gemileri bunların karşısına çıkıyor. Mehmet eğri kılıcını çekerek amiraline "Kaybedecek olursan buraya canlı dönme" diyor. Ceneviz gemileri rüzgarın çıkmasıyla Bizansa ulaşıyor ve halk kısa bir süre için çok mutlu oluyor. Ama o gece dünya tarihinin ender olaylarından birisi yaşanacaktır ve Sultan Mehmetin donanması dağları aşacaktır. Bu hayal zenginliği ve cüret bakımından Anibal ve Napolyon'unkilerle gerçekten boy ölçüşebilir. İmkânsızı gerçekleştiren bir deha o gece gemilerini karadan yürüterek Haliç'e indirmiştir. Bol bol yağa batırılmış yüzlerce yuvarlak tahta teker harekete geçiyor ve bu dev silindirlerin üzerindeki kızaklardaki gemiler Haliç'e iniyor. Yüce olan her şeyde olduğu gibi büyük bir sessizlik ve hesap kitap içinde yürütülüyor gemiler. 

Sultan Mehmet usta bir psikolog olarak yüz elli bin insanın savaş arzusunu doruğa çıkarıyor; büyük karargâh boyunca bir çadırdan ötekine atını koşturuyor; kumandanlarını ve askerlerini yüreklendiriyor. Ayasofya'da son ayin yapılıyor ve son dualar ediliyor.

Ve o an;
Osmanlı ordusu muazzam bir uğultu halinde surları dövüyor, saldırıyor ama bir türlü içeri girilemiyor. 
Fakat, kimsenin aklına hayaline gelmeyen bir şey oluyor. Türk askerleri deliklerden içeri giriyor fakat bir türlü iç surları geçemiyorlar. 
Ama bir unutkanlık her şeyi değiştiriyor. Barışta yayalara ayrılmış olan küçük bir kapı olan Kerkaporta kapısı bir unutkanlık sonucu açık bırakılıyor. Yeniçeriler önce bunun bir savaş aldatmacası olduğunu düşünüyorlar. Fakat hiçbir karşı koymayla karşılaşmadan birkaç yeniçeri ilerliyor. Bizanslılar birden bire Türkleri kendi safları arkasında görünce o kudretli feryat yükseliyor: "Şehir alındı."

İhanete uğradığını sanan savaşçılar limana koşup gemilere binmeye çalışıyorlar. Bizans imparatoru savaşarak can vermiştir artık ve savaş bitmiştir. Herkesin unuttuğu Kerkaporta kapısı dünya tarihinin gidişatını değiştirmiştir. 

Bu zafer gününün ikindi vaktinde Sultan Mehmet Fatih olarak şehre girmiştir. Büyük bir ağırbaşlılık ve gururla kır atının üzerinde ilerlemektedir. Ayasofya'nın önüne geliyor, büyük bir alçak gönüllülükle atından iniyor secdeye kapanıyor ve bu büyük zafer için dua ediyor. Bu zafer Roma'da, Venedikte ve Floransa'da korkunç yankılar uyandırıyor. Fransa ve Almanya bu korkunç gök gürültüsünden haberdar oluyor. Ancak, olan olmuştur ve Doğu Roma yıkılmıştır.

Bir insan yaşamında olduğu gibi tarihte de, kaybedilmiş bir anın yanıp yakınma ile bir daha geri geldiği görülmemiştir. Bir tek saatin kaybettirdiği şeyi bin yıl bile geriye getiremez.

Ve;
İnsanlık tarihi böylece büyük bir fatihi selamlıyordu... Yeni bir çağ açılmıştı ve insanlık artık yeni bir dönüşüm ve değişim evresine girmişti...