demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mart 2020 Çarşamba

SOKRATES'İN SAVUNMASI

Ünlü filozof Epiktetos bir köledir. Sahibi sürekli işkence yapar. Bir gün Epiktetos'un bacağını bir mengeneye sıkıştırır. Epiktetos der ki, "Daha fazla sıkarsan kırılacak". Sahibi sıkmaya devam eder ve bacak kırılır. Epiktetos sakin bir şekilde "Sana kırılacak demiştim ,bak kırıldı" der. Kötülükler karşısında iki seçenek vardır: Ya Epiktetos gibi bilgelikle ve kadercilikle karşılamak, ya da "göze göz dişe diş kuralı"nı uygulamak ki, ikinci seçenek hukuk'tur. "Sokrates'in Savunması'nda" da görüleceği üzere, Sokrates de, Epiktetos'un yolunu benimsemiştir. Hangi yolun "son tahlilde" daha doğru olduğuna nasıl karar vereceğiz?

Bu giriş'ten sonra Sokrates'in savunmasına geçebiliriz:

İyi insanlar ölmez! Peygamberler, filozoflar, şairler, büyük mazlumlar, büyük fatihler... Kötü insanlar da ölmez. Tarihe bakınız, hepsi yaşıyor. İyiler insanlığın onur sayfasında, kötüler de insanlığın rezillik sayfasında... Terazi, vicdandır!
En zayıf yanımız isimlere, aidiyetlere, sembollere, farklılıklara karşı aşırı ön yargılı olmamız. Kendi aidiyet zindanlarımızda veya daracık zihinsel hücrelerimizde genellikle önyargılarla yaşarız.  Mesela, sözkonusu olacak olan "Sokrates" mi, hemen zihinsel ve duygusal olarak duvar öreriz ve hiç ilgilenmeyiz, ötekileştiririz. Biraz yakından bakabilsek, her insanın hikâyesinde kendi hikâyemizden bir parça buluruz oysa. Tarihin her döneminde, her yerde ve her kültürde, insan hep aynı insan. Yaşadıkları hep aynı. Coğrafyası, kimliği fark etmiyor. Aidiyetler, renkler, ırklar, kültürler değişiyor ama yaşananlar hep aynı. Dünyanın her coğrafyasından öğrenilebilecek çok şey var. 

Evet, bu yazıda konu Sokrates ve Sokrates'in ölüm anı. Bu anları en iyi anlatan bölüm, Platon'un "Devlet" isimli kitabının çevirisinin önsözü. Sabahattin Eyüboğlu tarafından 1940'lı yıllarda yapılan çeviri en iyisi.


Milattan önce 399'da 71 yaşında ölüm cezasına çarptırılıyor Sokrates. Güle oynaya ölüme gidiyor. Dostları ve yakınları üzülürken o gülüyor. Çünkü, yaşamın ölüm ve sonrasıyla bir bütün olduğuna inanmış. Mevlana'nın Şeb-i Arus diye nitelediği ölümü bir anlamda Sokrates de öyle yorumluyor ve gidiyor. Güle oynaya, dünyayı kötülere bırakarak "bir başka yaşama gidiyorum" diyerek ayrılıyor kötülerin dünyasından,  
***
Her iyi insanın başına gelebildiği gibi, Sokrates  de çekemeyenleri tarafından iftiraya uğruyor ve 500 kişilik Atina Meclisi'nde yargılanıyor. Sözde yargıçlar iftiracıların yanında. 220 karşı oya rağmen 280 kişinin onayı ile "baldıran zehiri içmek suretiyle idamına" hükmediliyor. O dönemin "demokratik yargısı" da iftiracıların beklentisini karşılıyor. Sokrates'in savunması bütün çağlara ışık tutabilecek nitelikte. Savunmadan bazı alıntılar özetle şöyle:
- Atinalılar, beni suçlayanların (iftira atanların) sözleri o kadar yalan ve aldatıcı ki, kendi hesabıma onları dinlerken beni öyle bir anlattılar ki, az kalsın kim olduğumu unutuyordum, kendimi tanıyamadım. Fakat onlar doğru tek kelime bile söylememişlerdir. Ama ben hep gerçeği söyledim ve şimdi de söyleyeceğim.
- Bu yalanları uydurabilmek için, doğrusunu söylemek gerekirse  insan çok utanmaz olmalıdır.
- Kötülükleri ve fenalıkları yüzünden önce kendilerini bile inandırmaya çalışan ve sizleri bütün suçlamalara inandıran insanlar, uğraşılması en zor olanlardır. 
- "Sen de herkes gibi olsaydın bu dedikodu ve suçlamalar olmazdı" diyenler var. Fakat bu benim karakterime aykırı.
- Benim suçum bazı alanlarda fazla bilgi sahibi olmak, insanları kandıranları, topluma kötülük yapanları uyarmak. (Doğal olarak düşmanlıklarını kazanmak...)
- Asıl bilen Tanrı'dır. Ben yalnızca yaşamın her alanıyla ilgili birşeyler öğrenmeye çalışan meraklı bir insanım. 
- Bana iftira atan yalancılardan Meletos şairlerin, Anytos politikacıların, Lykon da hatiplerin garezine tercüman olmuştur (onlar adına iftiracı olmuşlar ve bu rezil davranışı sergilemişlerdir.) Ben açık sözlü ve içten olduğum için benden nefret ettiler.
- Bana karşı kin, düşmanlık ve çekememezlik... İftira ve düşmanlığın nedenleri bunlardır.
- Hakikaten değerli olan bir kimse "yaşayacak mıyım, yoksa ölecek miyim" diye düşünmemelidir. (Bu kaygıyı yaşamın bilincine ulaşanlar taşımazlar.) İçinde "dürüstlük ateşi" olan kişi ölüm veya yaşam konusunda kaygılanmaz. Kaygılanması gereken, bir şeyi yaparken doğru mu eğri mi, iyi bir insan olarak mı kötü bir insan olarak mı yapıp yapmadığıdır. Truva'da "Hektor'dan sonra kaderin seni bekliyor" dediler Aşil'e. Yani, "öleceksin dediler. O da, "onursuzca yaşamayı seçemem. Bundan sonra hemen ölebilirim. Düşmanlarımdan intikamımı alırken onurluca ölmeyi tercih ederim" dedi.
- İnsanların en büyük korkusu olan ölümün hakikatte büyük bir iyilik olmadığını kim bilebilir? İnsanlar en büyük kötülük olarak gördükleri şeyin en büyük iyilik olup olmadığını bilemezler.
- Ömrüm oldukça düşünce (felsefe) ile uğraşıp, bunu her önüme gelene de anlatacağım, ancak Tanrı'ya baş eğerim. Ben sadece iyi insanlara kötülük yapmanın kötü ve onursuzca bir davranış olduğuna inanırım.
- Ben vücudunuza, servetinize değil ruh terbiyenize önem vermenizi istiyorum.
- Ölmem lazım gelirse bin kere ölmeye razıyım. Yolumu asla değiştirmeyeceğim. Ben her zaman size şunları söylemeye devam edeceğim: "En büyük parayı, en büyük onuru, en büyük şanı kazanmak için sınırsız bir endişeyle davranıyorsunuz. Ama ruhunuzun gelişimi ve bilinç sahibi olma konusunda bir çaba göstermemekten utanmıyorsunuz. Para erdem getirmez. Ama erdem her türlü iyiliğe ulaştırır."
- Benim gibi bir adamı öldürmekle beni değil, kendinizi öldürmüş olacaksınız. Çünkü, adaletten sapacak ve haksızlık yapacaksınız. Böylece kötü ve rezil Meletos gibileri ödüllendireceksiniz.
İnsana, yurttaşa özgü erdemleri öğreten biriydim. Bana sürülmeye çalışılan lekelerin neden kaynaklandığını anlatayım. 
- Ben Atinalıları yanlışlarından dolayı dürtükleyen bir at sineğiyim. Yanlış yaptıklarında onları hep rahatsız ettim.
- Dostum Homeros'un dediği gibi "Tahtadan veya taştan yapılmış değilim. Nihayetinde ben de bir insanım. İnsan ana babadan dünyaya geldim ve bir ailem var."
- Şuna inanmalısınız ki sayın yargıçlarım, mühim olan ölümden veya cezadan kurtulmak değil, haksızlıktan sakınmaktır. Çünkü, haksızlık ölümden daha hızlı koşar, toplumu zehirler, toplumu öldürür. Bana haksızlık edenler, kötülük yapanlar ömür boyu vicdanlarında kötülük ve haksızlık cezasıyla yaşayacaklar. 
- Ölümün kötülük sayılması yanılgıya düşmektir. Ölen kimse ya hiçliğe, yokluğa eriyor, hiçbir şey bilmez oluyor ya da denildiği gibi ölüm bir değişmedir; bulunduğumuz yerden ruhun bir başka yere göçmesidir. Ölüm her duygunun kısılması, sönmesiyse; deliksiz bir uykuya benziyorsa, ne eşsiz bir kazançtır ölmek.
- Öte yandan ölüm bizi buradan başka bir yere götürecek geçit ise, orada bütün insanlar toplanıyorsa, bundan daha büyük iyilik olur mu sayın yargıçlar?
- İyi bir insana yaşamı süresince de, öldükten sonra da hiçbir kötülük gelmez. Kötülük sanılanlar iyiliğe döner, Tanrı korur onu.
- Ayrılmak zamanı geldi artık, yolumuza gidelim: Ben ölmeye, sizler de yaşamaya. Hangisi daha iyi? Tanrı'dan başka kimse bilmez bunu!
- Izdırapsız bir yaşam, yaşanmaya değmez.
- Ruh efendi, beden köledir. Ruh ölümsüz, beden ölümlüdür. Tanrı'nın ve ruhun bilincine varanlar ölçülü ve korkusuzdurlar.

*** Ölüm cezası verildikten sonra Sokrates:

"Doğruyu söyleyen ve yaşayan öbür dünyada ölümsüz olacak. O halde ey dostlarım eğer beni öldürürlerse sakın üzülmeyin. Kimseye borcum yok. Dostum .... bir horoz borcum var. Benim adıma onu öderseniz bu dünyadan borçsuz giderim. 
Müsaade edin yan odada yıkanıp temizleneyim." 
Ve sonra baldıran zehrini kendi içti. Odada biraz dolaştı. Dostlarına gülümsedi. Zehir etkisini göstermeye başlayınca yavaşça uzandı ve hayata veda etti. 

Sokrates adaleti, iyiliği, bilinçli olmayı, kamu yararını savunduğu için sonsuza kadar iyi anılacak bir isim olarak tarihe geçti. Ya ona iftira atma ve haksızlık yapma rezilliğini ve sefilliğini gösterenler? 
Onlar da sonsuza kadar lanetle, tiksintiyle, nefretle anılacaklar, anılıyorlar. 
Hayat hep böyledir ve böyle devam edecek...
Yaşamın kuralları, kodları ve aktörleri hiç değişmiyor. Uygarlık hikâyesi ne kadar değişse de...


20 Haziran 2019 Perşembe

PLİMSOL ÇİZGİSİ

İnsanların, toplumların, devletlerin ve sistemlerin hepsinin de sınırları vardır. Bu sınırlar aşıldığında; duruma göre insanlar önemli sorunlarla karşılaşır, toplumlar kaybeder, devletler yıpranır ve sistemler de çöker. 

Bireysel, toplumsal ve sistemsel düzeylerde, insanlık tarihi boyunca iyilik ve kötülük çatışması hep var olmuştur. İnsanlığın bunca deneyimine rağmen bütün dünyanın üzerinde anlaşabildiği bir toplum ve yönetim modeli henüz bulunamamıştır. Bulunan en iyi idare biçimi kuşkusuz demokrasidir ve demokratik rejimleri elbette istisna tutmak gerekir. Fakat, gelişmiş demokrasilerinde zaman zaman çıkmaza girdiği kaçınılmaz bir gerçektir. "Ehven-i şer" kavramı, demokrasiyi "kötünün iyisi" olarak tanımlamak üzere kullanılır. Gerçekten de totaliter sistemlere bakıldığında, insanlığın özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana temsili demokrasileri son durak olarak gördüğü söylenebilir. İnsanlığın bugüne kadarki deneyimleri de demokrasiden başka çözüm olmadığını göstermektedir. 

***
Winston Churchill'e atfedilen bir söz vardır: "Bir konuşma (yazı) hakkında hüküm vermek için kim söyledi, ne söyledi, nasıl söyledi sorularının yanıtlanması gerekir." Sözün kaynağı, içeriği ve söyleniş biçimi etkisini belirler. En önemli ve paha biçilmez gerçekleri ifade etmek herkesin yapabileceği bir iş değildir. Bu yüzden az çok kavramlara hakim olmak, söylenenlerin içeriğini bilmek önemlidir. "Ağzı olan konuşuyor" diye herkesin her konuda konuşmasını eleştiren bir deyiş var malum. Tarihsel olaylar ve kişiler hakkında yorum yapmak son derece zor. Sistemler hakkında da... En iyisi karşıt düşünceleri analitik bir yöntemle okumak her zaman. İnsanlığın bugüne kadar "iyi denilebilecek" bir yönetsel sistemi bulamaması ve kuramaması çok da anlaşılabilir bir durum değildir. Ama ne yazık ki, hakikat budur! Lenin, "tarih hepimizden daha kurnazdır" derken sanırım "tarih kendi doğrultusunda akar ve kişiler de onu yönlendirdiğini zannederek akan bu nehrin içerisinde çırpınır durur" demek istemişti.

***
Öngörüler genellikle yanlışlanıyor. "Tarihin kurnazlığı" da burada ortaya çıkıyor ve tarih (kader) kendi kurallarıyla bütün öngörüleri yıkabiliyor. Mesela, "sömürgecilik çöktükten sonra Batılı ülkelerin çökeceği" öngörüsü yanlış çıkmıştır. Tam aksine, Batı bütün dünyanın gözünün içine baktığı bir coğrafya olmuştur. 
John Strachey'e göre ilk imparatorluklar esir avlama şirketleridirler ve artık değer için sömürü düzeni geliştirmişlerdir. Kölelik, tarım devrimi sonrasında büyük işgücü gereksinimini karşılamak için ortaya çıkmıştır. 
Sömürgecilik, insanları zorla mutlu kılmaya çalışmak olarak da tanımlanmıştır. İngiltere'nin Hindistan'ı sömürmesi veya geliştirmesi (!) böyle bir durumdur. 
Sendikacılık, işçi hakları, sosyal güvenlik, örgütlenme özgürlüğü , düşünce ve ifade özürlüğü gibi temel haklar ve güvenceler dünyanın çeşitli yerlerindeki ağır emek sömürülerine karşı geliştirilen ve demokrasinin temel değerlerine dönüşen güvencelerdir. 
İnsanlık tarihinin evrimi, insan haklarının da gittikçe güçlenmesine ve insanların toplumsal ve yönetsel sistemde daha fazla söz sahibi olmasına yol açtı. Örneğin, demokratik katılımın en temel göstergesi olan oy kullanma hakkının genişlemesi oldukça uzun bir zaman almıştır. İngiltere'de 17. yüzyılda partileşme başlamasına karşın, kadınlara oy hakkı ancak 1918 seçimlerinde verilebilmiştir. Her şeye karşın, Batı demokrasilerinin başarısı küçümsenemez. Dünyanın geri kalanının durumu gözler önündedir. 
Yakın bir döneme kadar Sovyetler Birliği Batı demokrasileri karşısında "farklı bir sistemin" güvencesiydi, yıkıldı. Devletin aşırı büyümesi, insan haklarının partiye feda edilmesi, demokratik hakların kullanılamaması, Sovyetleri demokrasi dışı bir rejim yapmıştır ve insan doğasına aykırı bu yapı çökmüştür. 

***
19. yüzyılda gemilere suya batabilecekleri kadar yük almalarını belirleyen çizgiye Plimsol Çizgisi denmiştir. Nedeni ise, İngiliz Milletvekili Plimsol'ın çıkardığı bir yasadır. Devlet gemisinde de çizgi yukarıda kalırsa kurumlar ilerleyebilir ve yoluna devam eder. Devlet gemisinin yükü artırılır  ve çizgi suya batarsa demokrasi yol alamaz. Demokrasinin ve devletin yürümesi demokratik kurallara sıkı sıkıya bağlılık gerektirir. 
Yoksulluk, cehalet, ırkçılık, bölücülük, ayrımcılık, hukuksuzluk sorunlarını aşmış ülkelerde Plimsol Çizgisi (demokrasi çizgisi) yukarıdadır ve demokratik kurumlar işler. Diğerlerinde ise mutlakiyet rejimleri kader olur. En azından, tarihin söylediği budur. 

1 Haziran 2019 Cumartesi

Birey, Toplum ve Devlet Üzerine

Siyasal düşünceler tarihi, bireyin toplum içindeki ve devlet karşısındaki konumunun tartışılması tarihidir. Bu düşüncelerin evrilmesi sonucunda, "ehven-i şer" (kötünün iyisi) olarak tanımlanan demokraside uzlaşılmıştır. Dünyanın tamamında olmasa da önemli bir kısmında demokrasi düşüncesi vazgeçilmezdir. Günümüzde de, demokrasinin geliştirilmesi üzerinde önemli düşünceler geliştirilmekte ve önerilerde bulunulmaktadır. Yapay zekanın ve iletişim teknolojilerinin zorladığı yeni bir demokrasi anlayışı dünyanın
gündemindedir. Ancak, bu yazıda çok kısa bir düşünce tarihi yolculuğu yapılmaktadır.

***
Bilimsel bakışın sağlıklı olanı, "siyah beyaz" değil de "gri" olandır. "Ya, ya da" diye kesin belirlemeler yerine "hem hem de" biçiminde bir analitik yaklaşım doğrulara daha kolay ulaştırabilecektir. Her şeye "siyah beyaz" değerlendirmesiyle bakmak hem birey için hem de toplumlar için felaket olabilmektedir. Karl Popper'in "Açık Toplum ve Düşmanları" isimli ünlü çalışması siyasal düşünceler tarihini bu açıdan analiz etmektedir.
Değişim ve statüko (olanı olduğu gibi korumak) milattan önceki düşünürlerin de en önemli tartışma konularından biriydi.

***
Herakleitos, ünlü deyişi "Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz" ile değişimin varlığın kaçınılmaz bir yasası olduğunu ısrarla vurgulamıştır. Hesiodos, "insanın zamanla hem beden hem de ruh açısından soysuzlaştığını" belirterek "değişime" karamsar bir anlam  da yüklemiştir. 
Antik Yunan ve Doğu düşüncesine göre, dünya eşyanın bir toplamıydı. Herakleitos'a göre "kozmos olsa olsa rastgele dağıtılmış bir çöp yığınıdır." Kaos kuramcılarına göre de, dağınıklık vardır, rastgelelik yoktur. Karmaşıklık içinde kusursuz bir düzen vardır. Yine Herakleitos, dünyanın "şeylerin toplamı" olduğu düşüncesine karşı çıkıyor ve dünya "bir süreç, değişim ve akıştır" diyor. Bütün süreçlerde bir ölçü, akıl, yasa ve hikmet vardır. Güneş varlık yasalarına itaat eder, insan da toplumsal yasalara. Güneş zamanı ayarlar ve mevsimleri düzenler. 
Sosyal statike karşı (durağanlık), sosyal dinamiki (hareketliliği) savunmuştur. Diyalektik düşüncenin savunucusudur. Karşıtlar bütünü tamamlar, sıcak soğuk, soğuk sıcak olabilir; genç yaşlanır, doğan ölür. İyi ve kötü birbirini tamamlar, hakikate ulaştırır. Hegel diyalektiğinin en önemli esin kaynağıdır. 

***
Platon, "devlet" konusunda çok önemli düşünceler geliştirmiştir. Ancak, gençlik dönemindeki düşüncelerin çoğunu olgunluk döneminde terk etmiştir. Herakleitos değişimi savunurken, Platon statükoyu savunmuştur. Platon'a göre değişmek bozulmak ve çürümektir. "Her çeşit adi ve çürüyen şeye karşılık çürümeyen yetkin bir varlık vardır. Formlar veya İdealar Kuramı bu anlayış üzerine geliştirilmiştir. Dünyada var olan herşey asıllarının birer gölgesi olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır. 
Siyaset bilimciliğinin yanında ilk toplumbilimcilerden biri olarak kabul edilen Platon değişimin kötülük olduğunu da söylemiştir. Değişim toplumsal çürüme ve bozulmaya neden olmaktadır. 
Farklı yönetim biçimlerini de tanımlama çabası içinde olmuştur: Timokrasi, şan ve ün arayan asillerin yönetimi; oligarşi zengin ailelerin yönetimi; demokrasi ise özgürlüğün yönetimidir. İdealar dünyası gökteki şehirlerin yansımasıdır. 
Faşizm çağrıştıran birçok önerisi olmuştur. Irkçı ve seçkinci düşüncelerin esin kaynağı olduğu da kabul edilmektedir. Çünkü, bekçilerin (muhafızlar, memurlar) saf ırk oluşturularak bunlardan seçilmesi gerektiğini savunmuştur. Ayrıca, bireyi topluma feda eden bir anlayışı da savunmuştur. Parça bütün içindir, birey toplum içindir. Toplumsal tabakalaşmayı savunmuş ve bunu madenlerle tanımlamıştır. Altın, gümüş, bakır gibi toplumsal kesimlerde ayrı tabakalarda ve oldukları yerde durmalıdır. 


***
Platon'un "yönetici nasıl olmalıdır" sorusuna verdiği yanıt, "bilge (filozof) krallar yönetmelidir. Ancak, Kant'ın buna itirazı vardır: "Kralların filozof, filozofların kral olması beklenemez. Çünkü, iktidara sahip olmak, aklın özgür yargılama yetisini kaçınılmaz biçimde azaltır. Bununla birlikte bir kralın bilgelerin sesini kısmaması ve onlara kamu önünde söz ve anlatım hakkı tanıması zorunludur."

***
Son söz:
"Demokrasi her şeyi çözümleyemez. Ancak, günümüzün ve geleceğin alternatifsiz siyasal sistemidir. Ortak aklın çalışmasına ve çeşitliliğe olanak verdiği için demokrasiden vaz geçilemez." 
John Strachey 

23 Ekim 2018 Salı

DEMOKRASİ YOLUNDA

"Demokrasi aslında demopedidir, yani halkın eğitimidir" diyordu Cemil Meriç.  Ali Fuat Başgil'in Demokrasi Yolunda isimli kitabının özeti de bu cümlede yatıyor. 
(Ali Fuat Başgil, Demokrasi Yolunda, Yağmur Yayınevi, 1961)


Başgil'in Türk akademi tarihinde seçkin bir yeri vardır. 27 Mayıs sonrası akademiden uzaklaştırılan diğer 147 değerli bilim insanı gibi. Belki daha fazlası. Başgil 27 Mayıs darbecilerine karşı onurlu bir duruş sergilemiş, esaslı bir demokrasi mücadelesi vermiştir. Sonuçta kaybetse de, sözde kazananlar kadar kaybetmemiş, onuruyla tarihte yerini almıştır. 

***
Demokrasi Yolunda isimli çalışmasından bazı kısımlar aktaracağım. Ancak, siyaset bilimine ve demokrasi kuramlarına ilgi duyanların okuması gereken bir kitap. İlk baskının ne zaman olduğunu bilmiyorum. Ben 1961 baskısını okuma fırsatı buldum. 
Kitaptan bazı alıntılarla sizleri baş başa bırakıyorum:

* Önce hakkı ve hakikati bil ki, hak ve hakikat ehlinin kimler olduğunu bilesin. 

* Demokrasi her şeyden önce bir gönül işi ve toplumsal terbiye meselesidir. Demokrasi terbiyesinin ahlaki formülü şudur (s. 6):
İyiliği ve adaleti sevecek, kötülükten ve zulümden nefret edeceksin. Yalnız nefret edip durmayacaksın, hem de onunla mücadele edeceksin; gücün yetiyorsa elin kolunla; değilsen sözlerinle ve yazılarınla; buna da gücün yetmiyorsa kötülük ve zulüm yapanlardan yüz çevirip onlara selam vermemek ve merhaba dememek suretiyle mücadele edeceksin....

* Hükümetin görevi, fitne ve fesadı (bozgunculuğu, kargaşayı) önlemek, anlaşmazlıkları ve çatışmaları halletmek suretiyle adalet ve hakkaniyeti hakim kılmaktır (s. 7).
* İktidara serbest ve güvenilir seçimlerle geliş, bir hükümetin demokratik olması için ilk şarttır, fakat son şart değildir. Demokratik bir hükümet, iktidarı hukuk prensipleri ve insan hakları üzerinden kullanır. Bu prensip ve hakların başında ise, vatandaşların hürriyet ve müsavat (eşitlik) hakları gelir. Bunlar da devletin anayasasında gösterilir (s. 14).

Kitap ağırlık olarak "hürriyet mefhumu" (özgürlük kavramı) ve demokrasi üzerinde durmakta, demokrasinin kökenlerini ortaya koymaktadır. İsonomia, isegoria, oligarşi, mutlakiyet gibi kavramları da irdeleyen kitap, dönemine göre hayli ileri düşünceleri içermektedir.

İlgilenenler kitabı edinebilirler. İnternette hala baskısı yapılıyor gözüküyor.

Son bir cümle:
İnsan yaşamak, hayattan kam (lezzet) almak hırsına ve bu hırsın yarattığı kin, intikam, iki yüzlülük, kıskançlık ve tembellik gibi hastalıklara sahiptir (s. 17).

12 Ocak 2018 Cuma

SEVME SANATI

"Hiçbir şey bilmeyen hiçbir şeyi sevemez. Hiçbir şey yapmayan,
hiçbir şeyden anlamaz. Hiçbir şeyden anlamayan insan değersizdir. Oysa anlayan hem sever, hem her şeye karşı duyarlı olur, hem de görür. Bir şeyde ne kadar çok bilgi varsa o kadar çok sevgi vardır. Bütün meyvelerin aynı anda olgunlaştığını sanan kişi, üzümleri hiç tanımıyor demektir." Paracelcus
***
Sevmek bir sanat mıdır? Sanatsa, sanat bilgi ve çaba gerektirir. Sevme sorunu, genellikle "sevilme sorunu" olarak görülür. 
***
Gelecekteki tek kesin şey ölümdür.
İnsan, "aklıyla" kendisinin, öteki insanların, geçmişinin, gelecekte olabileceklerin farkındadır. Kendisini ayrı görmesi, payına düşen yaşam süresinin KISALIĞINI bilmesi, İSTEMEDEN doğduğunu, istemese de öleceğini, sevdiklerinden önce öleceğini ya da sevdiklerinin onu bırakıp gideceğini düşünmesi, yalnızlığının, ayrılığının, doğanın ve toplumun karşısında çaresizliğinin BİLİNCİNDE olması; bütün bunlar onun varlığını dayanılmaz bir işkenceye çevirir. Bu işkenceden kurtuluşun yolu, insanın kendisini öteki insanlarla ve dış dünyayla tamamlamadır.
***
Sevgisizlik, insanda huzursuzluk yaratır. (İnsanın kendisiyle barışık olması, kendini sevmesi çevresiyle barışık olmasının ve "ötekilerle" birlikte yaşamanın ön koşuludur.)
İnsanlar, birbirlerini araç olarak gördüğü sürece ne sevgi ne huzur olabilir.
İnsanlar birbirlerini "amaç" olarak görürse sevgi olabilir.
Demokrasiler topluma katılma yollarının çok seçenekli olduğu rejimlerdir. İnsanları yalnızlıktan çıkaran, birbirleriyle iletişim kurma, dolayısıyla "anlaşılma" olanakları üreten rejimlerdir. Sevgisizlik ve kapalılığın risklerini azaltan rejimdir demokrasi.
***
Sevgi olmasa, insanlık birgün bile yaşayamazdı. 
Mazoşist, başkasına sığınarak var olma yolunu seçer.
Sadist, kendisine taparcasına bağlı olanlarla var olur. Sadist kullanır, aşağılar, incitir. Mazoşist de, sadist de yalnızca koşulsuz bağlılıkla var olur, sevgiyle değil.
***
Sevgide iki varlık bir olur, farklılıklarını koruyarak ve iki ayrı varlık olarak kalarak. 
Saygı ve sevgi ancak özgür ilişkilerle olanaklıdır. Bağımlılığın olduğu yerde saygı olmaz.
Mevlana'nın "yer ve gök" metaforu etrafındaki açıklamalar, insanın "tamamlanması" üzerine çok değerli bir örnektir.
***
Bencil insan başkalarını sevemez, kendini de sevmez.
Sevebilmek için olgun (olmuş) bir kişilik gerekir.
Çağdaş insan öteki insanlara ve doğaya yabancılaşmıştır.
Çağdaş insan otomata dönüşmüştür, otomatlar sevemez.
Narsistlerden oluşan toplumda sevgi de olmaz, huzur da.