var olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
var olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2019 Cuma

SINANMAK

Yolculuktur yaşam! ... 
Sınanmayla geçer bu yolculuk!...
Kendine, zamana, sevdiklerine ve sevmediklerine, fırsatlara, kayıplara, olanaklara, olanaksızlıklara, haksızlıklara, vicdansızlıklara, iyiliğe ve kötülüğe karşı hep sınanır insan...




Her bir insanın yaşam yolculuğu olağanüstü değerli ve üzerinde düşünmeye değer. İnsan muazzam ve aynı zamanda zavallı bir varlık. 

Ağlayarak dünyaya adım atıyor ve arkasından ağlanarak uğurlanıyor. Çünkü insan, insan gibi yaşamışsa kaybından büyük hüzün duyulan bir varlık. Bir de insan gibi yaşamamışlar var, tarihin çöplüğüne çöp olarak atılanlar... Hatırlansa bile, lanetle anılacak olanlar. Sınanmanın gizemi burada: Arkada bıraktıklarınla ya lanetlenirsin ya da hep iyilikle anılırsın...
İnsan olarak gelip insan olarak gidebilen, sınanmanın gizeminini bir ölçüde çözmüş demektir. Yaşamın her anıyla, her olanağıyla, her fırsatı ve zorluğuyla; ve elbette kendinizle ve çevrenizle sürekli olarak sınanma durumu var. 



***

İnsanın sınanması ilkelerine, değerlerine, beklentilerine ne tür karşılıklar verdiğiyle ilgilidir. Amaçlarının ve araçlarının değeriyle sınanır insan. Bir fani varlık olarak, "insan olmanın" gereklerine ne kadar karşılık verebildi, verebiliyor? "Beyhude dolaştım, boşa yoruldum"la bitiyorsa yaşam, bu sınanmanın sonu hüsran demektir. Vicdanlı, adil, duyarlı, empati sahibi biri olarak yaşama veda edemiyorsa insan, yine sınanma hüsranla bitmiş demektir. Sağlığını, zamanını, boş vaktini ve enerjini iyilik üretmeye harcamadınsa sınavı kaybettin, geçmiş olsun. 



Var olmak için  doğal olarak bir aile gerekiyor. Ve bu bir minnet gerektiriyor, borç durumu ortaya çıkarıyor. Varlığı anlamlandıran kurumdur aile. O aile, toplumsal değerleri aktaran bir eğitim kurumu aynı zamanda. İnsan, o ailenin büyüklerinin emekleriyle bütün gelişim süreçlerini yaşıyor. İnsani değerlerle donanmış bir aile kuşkusuz sağlıklı bireyler yetiştirir.  

Anne baba, çocuğunu her zaman iyi görmek ister. Her bakımdan kendine yeten, vefalı, çevresine duyarlı, sorumluluk sahibi bir insan bir ailenin en değerli mirasıdır. Anne baba veya bütün akrabalar için hayal kırıklığı olmak mı, onur duyulacak bir kimliğe ve kişiliğe sahip olmak mı?  Sınanmanın farklı bir alanı...



İnsanın topluma karşı sınanması: Toplumla barışık yaşayabilmek mesela. Sosyal adalete katkı sunmak, sosyal sorumluluk sahibi olmak, "ötekileştirmeden, yargılamadan, dışlamadan" kamusal alanı paylaştıklarına "iyilikle" katkı sunmak... Sınanmanın farklı bir türü. 


İnsanın milletine, ülkesine ve ülkesinin değer yargılarına karşı sınanması vardır: Toplumu, toplumsal birlikteliği oluşturan uzun bir geçmiştir, tarihtir; ortak acılardır, sevinçlerdir. İnsan kültürel kodlarıyla da sınanır. Mankurtlaşıp bilincini kaybettiğin zaman, bu sınavı da kaybettin demektir. Makyavelist yaklaşımlarla "amaç için her araç meşrudur" diyerek yaşarsan milletine, ülkene ve ülkenin değer yargılarına en büyük kötülüğü yapmış olursun.

İnsanın, insanlık ailesine de borcu vardır. O da, o büyük insanlık ailesinin vicdanlı, adil, çalışkan bir üyesi olabilmekle ilgilidir. Ve elbette bütün insanların değer yargılarına saygı göstermekle ilgilidir.

Ve;
Bireyin bu kadar farklı boyutta sınanması varken, toplumun milletin sınanması yok mudur?
Vardır elbette!
Toplum vicdanını kaybetmişse, adalet terazisi sürekli eksik tartıyorsa; insanların, kurumların birbirine güveni yaralıysa; yoksulun, mağdurun, kimsesizin sayısı artıyorsa; bireylerin gelecek kaygısı bütün kaygıların önüne geçmişse; liyakat ve ehliyet yerine kayırmacılık ağır basıyorsa, toplum da, ülke de, ülkenin değerleri de ağır bir sınanmadan geçiyor demektir. 

Nurettin Topçu, "Var Olmak" isimli eserinde "Servet, hırslar, muvaffakiyetler, bu da ne? Bir çanak çirkef için iki it hırlaşıyor; kazanan bir şey bulmayacak" derken, asıl kazancın gönüllerde kaybetmenin de her türlü "çıkarcılıkta" olduğunu söylüyordu. Yanlış mı? "Sonunda dünyayı ve olayları ihtiraslarımızın dürbünüyle görüyoruz. Böylece sefaletimize boyun eğiyoruz." 
Nurettin Topçu'yla devam edelim: Sezar'la Napolyon da zaferlere kanmış serdarlardı. Ne kaldı onlardan geriye? İnsanlığın kalbine gayz, kin, intikam ve düşmanlık tohumlarını attılar. Zaferin yolu gönüllerdir, sonsuzluğa götüren gönüller. Sokrat zindanda, Hallaç darağacında zafer kazandı. Mevlana ve Mehmet Akif kıyamete kadar gönüllerde yaşayacaklar..." 

Birey de, toplum da, ülke de, bütün bir insanlık da tarihe karşı sınanır; vicdana karşı sınanır; insanlığın evrensel birikimlerine yani vicdana, adalete, empatiye, hakkaniyete karşı sınanır...
Tarih insanların, toplumların, ülkelerin ve insanlığın vicdanının sınanmalarının tarihidir... 

Başka da bir şey değil!

***
"Kalbinizin karanlığından korkuyorum" diye yazmış birisi sosyal medyada. Çok çarpıcı bir cümle... 
Kalp karardı mı, kara kalbin sahibi zaten kaybetmiştir. 
Ama kara kalplilerin sayısının artması ve dayanışma içine girmesi birey için de, toplum içinde büyük kaygılar oluşturur. 
Ne mutlu kalbi aydınlık olanlara...

Merhameti olmayan insan kaybetmiştir. 
Nurettin Topçu'nun bu yakıcı değerlendirmesi ile bitireyim:
"Merhamet bütün evrene yayılmış ilahi bir cevherdir. O sevginin kaynağıdır. Merhametin olmadığı yerde insan yoktur!"





16 Mayıs 2019 Perşembe

Albert Camus: İnsan ve Umut

"Var olma" sorunu ve sorusunu açıklama, ilahi dinlerin temel amacı olduğu gibi felsefenin de temel ilgi alanı olmuştur. Albert
Camus'nun Denemeler kitabının önsözü Camus'yu "umutsuzluğun yazarı" olarak tanımladıktan sonra şunları söylüyor:
"İnsan da, yaşam da boşunadır ama yine de yaşamak gerekir. İnsan kaderini sevmelidir. İnsan az bir şey, ama yine de çok şeydir." Filozofların çoğunun temel amacı "ölümü açıklamak ve insanlara kabullendirmek" olarak kabul edilir. Sokrates'ten Montaigne'e bunu görmek olanaklıdır. Denemeler'de de "insanın ölmek zorunda olması" kabul edilebilir bir şey olarak ele alınmıyor. Ancak, ölüm karşısında insanın yaşamı seçmesi gerekir. İnsan her şeyi kaybetmeli ki, her şeyi kazanabilsin. İnsan yiğitçe ve sevgi dolu olarak yaşamalı ki, yaşamını anlamlandırabilsin.
"Salt maddecilik diye bir şey olamaz. Maddeden başka bir şey daha var. Her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimizde bile anlamlı bir şey söylemiş oluyoruz." Umutsuzluk içinde umut olmadığı sürece yaşamın anlamı kaybolur gider. Ne olursa olsun umudu korumak gerekir. 

***
Gerçek sanatçılar hiçbir şeyi küçük görmezler; yargılamaya değil anlamaya çalışırlar. Sanatçı tarihi yapanların emrine giremez. Sanatçının koruması gereken iki önemli şey vardır: Gerçek ve özgürlük. Sanatçı yalana hizmet edemez ve insanın insanı ezmesine göz yumamaz.

***
Saint-Exupery, ölmeden önce "çağımdan tiksiniyorum" derken, insanları en güzel yanlarıyla sevmiş olan bir insanın çığlıklarını duyuruyordu. Yine de bu çağ bizim çağımızdır ve insanlardan tiksinerek yaşayamayız. Evet sefalet, yalan, kokuşmuşluk yeryüzünü sarmış. Biz yine de en yüce insanlık değerleri için yaşayacağız. Mesela, dostluk bir değerdir. Ama dostluk öldürüldü.
Bilgisizliğimizi bildik mi, yobazlığımızı attık mı, insanın hırslarını sınırlandırdık mı, insana ve varlığa dair güzelliği bulduk mu işte o zaman bütün çağların bilgeleriyle aynı yerde buluştuk demektir.

***
Napolyon, Fontanas'a "Dünyada en sevdiğim şey, sadece kuvvetle hiçbir şeyin çözülemiyor olmasıdır. İki şey dünyaya hükmeder: Kılıç ve düşünce. Kılıç, eninde sonunda düşünceye yenilir." Demek, fatihler de kederleniyor zaman zaman. Neyi istemeliyiz? Aklın hizmetine girmeyen kuvvete hiçbir zaman destek olmamayı. İlk işimiz umutsuzluğa düşmemektir. Dünyanın sonu geldi diye bağıranlara kulak vermeyelim. Trajik bir devirde olduğumuz doğrudur. Fakat, umutlu olmak için çok sebep vardır. Dünyada kötülüğü ve sefaleti çoğaltmaya katkı sunmamak; iyiliği ve mutluluğu artırmaya çalışmak da bir erdemdir ve hem aklın hem de vicdanın gereğidir. 

***
Son yıllarda dünya genelinde çok insan öldürüldü. Dediklerine göre daha da öldürülecek. Bu kadar ölüm havayı ağırlaştırıyor. Yeni bir şey değil bu! Bilinen tarih, oldum olası büyük katillerin tarihidir. Kabil Habil'i bugün öldürmüş değilki. Bugün de Kabil Habil'i öldürüyor ve kendini haklı çıkararak şeref madalyası istiyor. İnsan öldürmenin bir doktrin olduğu ve kurumsallaştığı bir uygarlıkta cellatların memur kadrolarında olması doğal değil mi? Am bu cellatların balta yerine ellerinde kalem kağıt bulunuyor. Ölüm bir istatistik vakaya dönüştü mü, dünya işleri iyi gitmiyor demektir. Bir insanın yaşamını bir ideolojiye kul köle etmek, onun ölü olmasını istemekten farksızdır.

Karşılıklı konuşma olmayan yerde yaşam da yoktur. Ne yazık ki bugün karşılıklı konuşmanın yerini polemik almış durumdadır. Peki ama polemik nasıl bir makinedir, nasıl işler? Karşındakine düşman gibi bakacaksın, onu basitleştirece, hiçe sayacaksın, yani görmek bile istemeyeceksin. 

***
En büyük fetih, insanın kendini aşmasıdır. Akıl ve zeka bedenle birlikte ölecektir. Ama bilgi ve eser yaşayacaktır. 
Ütopya gerçekle çekişme halinde olan şeydir. Ama gerçeğin sıkıntıları için çıkış yolları gösterir. 
İyi denebilecek hiçbir siyasal rejim yoktur belki de. Ama demokrasi bu rejimlerin en az kötü olanıdır. Demokrat, rakibinin haklı olabileceğini kabul eden kişidir. Onu serbestçe konuşturur ve söyledikleri üzerinde düşünmekten kaçmaz. Fransa (o dönemin Fransası) bu konuda iyi bir konumda değildir. 

***
Hayatın herkes için özgür ve adil olması hepimizin isteyeceği birşeydir. 
Gün doğarken öldürülen yüzbinlerce insan, toprağı duman duman bir Avrupa, milyonlarca ceset, hepsi aynı Avrupa'nın çocukları. Bütün bunlarla ne kazandık?